“Kalabalık içindeki her duygu ve eylem, adeta bir virüs gibi hızla yayılır; bu yayılma o denli etkili ki, birey kendi çıkarlarını toplumsal çıkarlar uğruna kolaylıkla bir kenara bırakabilir.”
-The Crowd: A Study of the Popular Mind – Gustave Le Bon
Kalabalıkların doğası üzerine yapılan felsefi tartışmalar, tarih boyunca pek çok akademisyenin ilgisini çekmiştir. Ancak 18. ve 19. yüzyıllarda, kalabalıkların psikolojisi üzerine olan incelemelerin arttığı bir dönem yaşanmıştır. Jean-Jacques Rousseau’nun “Eğer insan kalbini kalabalıklar içinde de incelemezsek, bu konuda bilgimiz daima eksik kalacaktır” sözü, bu dönemin ruhunu yansıtmaktadır.
Fransız sosyal psikolog Gustave Le Bon (1841-1931), kalabalık psikolojisi çalışmalarının öncüsü olarak tanınmaktadır. Le Bon, hem tarihsel hem de insani olayların doğru anlaşılabilmesi için kalabalık psikolojisinin kavranmasını şart koşmuştur.
Le Bon’un tanımına göre, kalabalık, ortak bir anlayış, inanç veya ideoloji etrafında toplanan bireylerden oluşan bir gruptur. Bir kalabalığı oluşturan fikirler, mantıklı bir akıl yürütme ve kanıt analiziyle değil, yüzeysel bir kabul ile benimsenir ve bu inançlar bireylerin eylemleri için bir zemin oluşturur.
Kalabalığın parçası olan birey, Le Bon’a göre derin bir psikolojik dönüşüm geçirir. Bu noktada, birey kendi iradesini bir kenara bırakıp, bir otomata dönüşür. Artık yalnızca kolektif düşüncenin ve eylemin bir parçası olarak hareket eder; kendi hedeflerinden vazgeçerek, kalabalığın amaçları doğrultusunda ilerleyen bir figür haline gelir.
Le Bon, bireylerin kalabalıklara katılma nedenlerini anlayabildiğini düşünmüştür. Tek başına yaşamaya alışmış bir birey, kendi yaşam sorumluluğunun üzerindeki ağırlıkla başa çıkmakta zorlanırken, bir kalabalığa katıldığında bu yükten kurtulduğunu hisseder ve kendisini güçlü bir etkiye sahip biri gibi görmeye başlar.
Le Bon’a göre, herkes bir kalabalığın parçasıdır; zira toplumsal süreçlerden kaynaklanan ortak inanç ve ideolojiler, bireyleri bir araya getirir. Bu sebeple, bireylerin eylemleri çoğunlukla, tam anlamıyla anlaşılamayan fikirler ve inançlar tarafından yönlendirilir. Ancak Le Bon, bu örtük düşüncelerden bilinçli bir şekilde sıyrılmanın mümkün olabileceği iddiasında bulunarak, bireylerin akıl yoluyla kısmi bir özgürlük elde edebileceğini savunmuştur.
Piyasalara geçecek olursak: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Eylül ayına ait Sektörel Enflasyon Beklentileri verilerine göre, 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentisi reel sektörde düşerken, hanehalkı ve piyasa katılımcıları sabit seyrini korudu. Piyasa katılımcılarının enflasyon beklentileri yüzde 23,7, hanehalkının beklentisi ise yüzde 45,6 oranında kalmaya devam ederken, reel sektör beklentisi 0,3 puan gerileyerek yüzde 32,5 oldu.
Analitik tahminlerin yanı sıra piyasaların Ekim ayında 100 baz puanlık bir indirim olasılığını da göz önünde bulundurduğu görülmektedir. Tahvil piyasalarında ise panik dalgası baş gösterirken, hisse senetleri stabil kalma eğiliminde. 10 yıllık tahvil getirileri önemli bir gerilim yaşarken, MOVE endeksi yüksek seviyelere tırmanmış durumda. Ancak S&P 500, beklenen dalgalanmalara karşılık neredeyse tepkisiz kalmış durumda. Burada merak edilen, bu durumun sadece tahvil piyasalarına mı özgü kalacağı yoksa hisse senetlerine de yansıma gösterip göstermeyeceğidir.
Son günlerde, 10 yıllık tahvil getirileri, oldukça yüksek reel getirilerle birlikte önemli bir seyir izliyor. Geçtiğimiz Çarşamba günü yaşanan güçlü PMI verileri, tahvil piyasalarında önemli satışların tetikleyicisi olmuştu. Ancak, tahvil volatilitesindeki artış karşısında, VIX neredeyse hiç tepki vermiyor. Bu durum, iki piyasa arasında aşırı bir ayrışmayı işaret ediyor.
Sonuç olarak, piyasalardaki belirsizlik oldukça yüksekken, yatırımcıların aşırı iyimserlik göstermesi ve riskleri dikkate almaması dikkat çeken bir konudur. Gelecek dönemlerde, tahvil ve hisse senetleri arasındaki bu farklılık, piyasa dinamiklerini nasıl etkileyecek, merakla bekleniyor.
