Suriye’de savaşın külleri arasından bir şehir yeniden nefes almaya çalışıyor. Yıkılan duvarların, suskun minarelerin ardından Şam’ın tarihî ve manevî hatıraları bir bir yüzeye çıkıyor. Bu dirilişin en sessiz, ama en görkemli şahidi ise hiç şüphesiz Kasiyun Dağı’dır.
Şehrin kuzeyinde, 1200 metre yüksekliğinde bir dev gibi duran Kasiyun, sadece taş ve topraktan ibaret bir dağ değildir. O, Şam’ın kalbidir; geçmişin, peygamberlerin ve insanlığın ilk sınavının izlerini taşır. Aramice ve Süryanice kökenli adı “kasvetli, yeşilliksiz yer” anlamına gelse de, Kasiyun’un zirvesinden bakıldığında görülen Şam manzarası insana hem dünyayı hem de ahireti düşündürür. Yüzyıllar boyunca Şamlılar ve seyyahlar, bu dağa çıkıp şehir manzarasını seyretmeyi bir gelenek haline getirmiştir.
İlk Kanın Döküldüğü Yer
Rivayete göre Hz. Âdem’in oğlu Kâbil, kardeşi Hâbil’i işte bu dağda öldürmüştür. Böylece insanlık tarihinde ilk kan, ilk günah ve ilk pişmanlık bu toprakta yaşanmıştır. Bu sebeple bazı Arap tarihçileri, “Dımaşk” adının “kardeş kanı” anlamına geldiğini söyler. Kasiyun’un kalbinde, Hâbil’e atfedilen bir türbe hâlâ ziyaret edilir; duvarlarında yılların sessizliği, taşlarında insanlığın ilk günahının sızısı vardır.
Yetmiş Peygamberin Mağarası
İbn Battûta, 14. yüzyılda Şam’a geldiğinde bu dağa tırmanmış ve burada “Yetmiş Peygamberin Mağarası” olarak bilinen yere uğramıştır. Seyyah, bu mağarada İbrahim, Musa, İsa, Eyyub ve Lût (aleyhimüsselâm) gibi peygamberlerin namaz kıldığına dair rivayetleri aktarır. Rivayete göre yetmiş peygamber bir gün bu mağaraya sığınmış, yanlarında sadece bir yufka ekmek varmış. Her biri o ekmeği diğerine uzatmış, kimse kendine almadan ruhlarını teslim etmiş… Bu yüzden o mağaraya “Mağara-i Cu” (Açlık Mağarası) denmiştir.
Bir başka rivayete göre Hz. İbrahim’in doğduğu mağara da bu dağdadır. O mağaranın önünde bir mescit yükselir; İbrahim Aleyhisselâm’ın yıldızları, ayı ve güneşi tefekkür ettiği yer olarak anılır. Kasiyun’un batısındaki Mağara-i Dem’de ise Hâbil’in kanının izleri bulunduğuna inanılır. Her pazartesi bu mağaralarda mumlar yakılır, kandiller ışığında dualar edilir.
Kasiyun’un Sessizliği
Yakın geçmişte Kasiyun’un zirvesi, savaşın karanlık yüzüne tanıklık etti. Rejim askerleri bu dağa mevzilendi; nice Şamlı oraya hasretle bakmakla yetindi. Sosyal medyada o dönemde sıkça paylaşılan bir cümle, Şamlıların yüreğini özetliyordu:
“Kasiyun Dağı’nda acı kahve içip Şam’ı seyredeceğimiz gün gelecek…”
Ve o gün geldi. Bugün Kasiyun, yeniden Şamlıların nefes aldığı, kahvesini yudumlayıp şehrine baktığı bir mekân hâline geldi. Dağın zirvesine çıkan her yolcu, sanki insanlığın bütün hikâyesine bir kez daha tanıklık eder: ilk kardeş katlinden yetmiş peygamberin secdesine, savaşın karanlığından yeniden dirilişe kadar…
Şam-ı Şerif’in Kalbi
İbn Battûta’nın dediği gibi, yalnızca Kasiyun Dağı’nı anlatmak bile “neden bu şehre Şam-ı Şerif denildiğini anlamaya yeter.” Çünkü burada her taş bir peygamberin ayak izi, her mağara bir tefekkür menzili, her rüzgâr bir dua gibi dolaşır.
Bugün Kasiyun’un yamacında oturup Şam’a bakan biri, sadece bir şehri değil, insanlığın kaderini seyreder. Belki de o yüzden Şam, hâlâ dünyanın en kadim duasıdır.



