İstanbul’da yaşadığı mahalleden dolayı, Çırçırlı lakabı ile tanınan hattat Ali, güzel yazı yazmayı Kazasker Mustafa İzzet’in (ö. 1876) öğrencisi Mehmed Şefik’den (ö. 1880) öğrenmiştir. Hattat Ali, bu levhasında, Hz. Muhammed sav’e ithafen, Türkçe ve Farsça bir manzume yazmıştır.
Bazen insan öyle bir yere gelir ki… Ne akıl yürür, ne gönül dayanır. Sözcükler anlamını yitirir, dualar cevapsız gibi görünür, kalp sessiz bir fırtınanın ortasında kalır. İşte o zaman bir tek cümle kalır dudakta:
“Her çi bâdâ bâd…”
Ne olursa olsun!
Bu söz, bir yenilmişliğin değil, bir teslimiyetin yankısıdır.
Bir sûfî, bu hâli şöyle dile getirir:
Yapıştım dâmen-i pâk-i rızâya her çi bâdâ bâd
Sarıldım hâk-i pây-ı Mustafâya her çi bâdâ bâd
Zuhûrât u cevâba tâb u tâkatsız kalıp hayrân
Sığındım dergeh-i lutf-ı Hudâya her çi bâdâ bâd
“Hakk’ın rızasının temiz eteğine yapıştım, ne olursa olsun!
Mustafa’nın ayağının toprağına sarıldım, ne olursa olsun!
Zuhurat ve cevaplara güç yetiremeyip hayran kalınca, Allah’ın lütuf dergâhına sığındım, ne olursa olsun!”
Bu beyitlerdeki “her çi bâdâ bâd” ifadesi, kaderin rüzgârına savrulmayı değil, o rüzgârın sahibine teslim olmayı anlatır.
Sûfî bilir ki, dünya bir imtihan meydanıdır; insanın elinde sadece niyet, sabır ve rızâ vardır.
Gerisi, Hakk’ın takdiridir.
“Yapıştım dâmen-i pâk-i rızâya” diyor şair…
Yani, “Artık kendi irademe değil, Rabbimin muradına tutundum.”
İnsan, rızâ eteğine yapışmadıkça, fırtınalar bitmez. Zira rızâ; gönlün, başına gelen her şeyi Rahmân’dan bilmesidir.
Rızâ, kaderi sevmektir.
“Sarıldım hâk-i pây-ı Mustafâya” mısraı ise aşkın doruğudur.
Hz. Peygamber’in ayağının toprağına sarılmak, kulluk edebinin, sevginin ve şefaat ümîdinin sembolüdür.
Çünkü o toprak, Allah’ın rahmetinin yeryüzündeki izidir. O’na sarılan, aslında Allah’ın rahmetine sığınmıştır.
Ve nihayet:
“Sığındım dergeh-i lutf-ı Hudâya her çi bâdâ bâd.”
Yani: “Artık ne olursa olsun, ben Allah’ın lütuf kapısındayım.”
İşte bu, tefekkürün, tevekkülün ve teslimiyetin son durağıdır.
Bugün biz, her şeyin kontrolünü elinde tutmak isteyen bir çağın çocuklarıyız.
Her ihtimali hesaplayan, her duyguyu ölçen, her anı planlayan insanlar…
Ama bazen öyle bir an gelir ki, hesap biter, nasip başlar.
Ve o an, kalbin sessizce fısıldadığı tek cümle olur:
“Her çi bâdâ bâd…”
Belki işte o zaman, ruhumuz biraz sükûn bulur.
Çünkü insan, Allah’a tam teslim olduğunda, artık hiçbir şeyden korkmaz.
Rızâya tutunan, Mustafa’nın izine sarılan ve lütuf dergâhında sükûn bulan bir kalp için, artık her şey “hayır”dır.
Ne olursa olsun, O’ndan geldiğine inanmak.
İşte tasavvufun özü budur.
