Kur’an-ı Kerim, sadece geçmiş ümmetlerin tarihini anlatmaz; insanın her çağdaki zaaflarını, imtihanlarını da gösterir. A‘râf Sûresi’nin 175. ve 176. âyetlerinde anlatılan Bel‘am İbni Baûrâ kıssası da bunlardan biridir.
Allah Teâlâ buyurur:
“Kendisine kanıtlarımızı verdiğimiz, fakat onları bir kenara atan, bu yüzden şeytanın peşine taktığı, nihayet azgınlardan olan kişinin haberini onlara anlat.Eğer biz isteseydik o kişiyi delillerimizle yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı, hevesinin peşine düştü. İşte böylesinin hali, kovsan da bıraksan da hep dilini çıkarıp soluyan köpeğin haline benzer. Âyetlerimizi yalan sayan topluluğun durumu işte böyledir. Şimdi sen bu kıssayı anlat, umulur ki iyice düşünürler.” (A‘râf, 175-176)
Bir Âlimin Düşüşü
Rivayetlerde Bel‘am, İsrâiloğulları’nın âlimlerinden, duası makbul, keramet ehli bir kişiydi. Öyle ki, “baktığında Arş’ı görecek derecede” bir mânevî makama ulaşmıştı. Hz. Mûsâ’nın talebesi, Hz. Yûşâ’nın dostuydu. Fakat ilimle yücelmiş bu insan, şükürle o makamı muhafaza edemedi.
Dünya, şöhret ve kadın sevgisi karşısında kalbi kaydı; kavminin ısrarı, eşinin vesvesesi ve nefsinin arzusu birleşince Rabbine verdiği sözleri unuttu. Kâinatın yaratılışında tevhidi gören göz, dünya menfaatinin tozuna karışarak körleşti.
İmam Gazâlî Hz der ki:
“Bel‘am, bir gün bile kendisine verilenlere karşı şükretmedi. Eğer bir defa şükretmiş olsaydı, Allah nimetini ondan almazdı.”
Şükürsüzlük, ilmin ve ibadetin özünü kurutur. İnsan, başarıyı, ilmi veya kerameti kendinden bilirse, Rabbini unutur. Karun da, Bel‘am da aynı hastalığa yenildi: “Ben bunlara kendi ilmimle sahip oldum.” (Kasas, 78)
Dünyaya Mıhlanmak
Âyette geçen “Ehlada ile’l-ard” ifadesi, “yere mıhlanmak” anlamındadır.
Bel‘am’ın düşüşü sadece bir günah değil, dünya sevgisine saplanmaktır.
O, ilahi yükseliş imkânını elinin tersiyle itip toprağa çakıldı; maneviyattan maddeye, semadan sefahate düştü.
Bediüzzaman Said Nursî Hz bu hâli şöyle yorumlar:
“Köpek, sadık bir hayvandır ama hırs marazı onu necis kılmıştır. Esbaba yapışır, müessir-i hakikiden gaflet eder. Bu gafletin cezası olarak tahkir edilmiştir.”
Bel‘am da, aynen köpek gibi, sebebe sarılıp Müsebbibü’l-Esbâb’ı (her şeyin asıl sebebini) unuttu.
İlmiyle yücelmesi gereken insan, ilmiyle helâk oldu.
Duası kabul olan dil, helâk duasına dönüştü.
Nihayetinde, Allah’ın âyetlerini terk edip hevâsına uyduğu için köpeğin hâline benzetildi: “Üzerine varsan da solur, bıraksan da solur.” Çünkü hevâya esir olanın hali, köpeğin soluması gibidir ne yorgunlukla durur, ne de rahatla susar.
Bel’am Bauranın Hikayesi
İbn Abbâs ve İbn Me’sûd (Radıyallâhu Anhümâ) şöyle anlatıyor: “İsrailoğullarında bir âbid vardı. İsmi, Bel‘am ibni Bâ‘ûrâ idi. Mûsâ (Aleyhisselâm) o âbidin oturduğu şehri fethetmek istedi. O şehrin halkı kâfir idi. Bel‘am ibni Bâ‘ûrâ, ism-i a‘zâm duasını biliyordu. O şehrin hükümdarı, Bel‘am ibni Bâ‘ûrâ’dan, şehri fethetmemesi için Mûsâ (Aleyhisselâm)a bedduâ etmesini istedi. Bel‘am ibni Bâ‘ûrâ onlara şöyle dedi:
– “Benim dinim ile Mûsâ (Aleyhisselâm)ın dini birdir. Sizin bu istediğiniz kesinlikle olmaz. Ben ona nasıl bedduâedebilirim; 0 Allah’ın peygamberidir, onunla birlikte melekler ve mü’minler vardır. Ben, Allah’ın bana bildirdiği bazı şeyleri biliyorum. Şöyle ki; eğer sizin bu dediğinizi yaparsam, benim dünyam da âhiretim de gider.”
O şehrin halkı, Bel‘am’ı, Mûsâ (Aleyhisselâm)a bedduâ etmeye iknâ etmek için ellerinden geleni yaptılar, ona mal ve hediyeler getirdiler. Sonunda onu kandırdılar.
Bir rivayete göre de, Bel‘am ibni Bâ‘ûrâ’nın Mûsâ (Aleyhisselâm)a bedduâ etmesi için kandırılması şöyle olmuştur; Bel‘am ibni Bâ‘ûrâ’nın bir hanımı vardı. Bel‘am onu çok sever ve onun bir dediğini iki etmezdi. Bel‘am ibni Bâ‘ûrâ’nın kavmi, aralarında bir çok hediye topladılar ve Bel‘am’ın karısına hediye ettiler. Kadın onların hediyelerini kabul etti. Sonra kavmi, Bel‘am’ın hanımına şöyle dediler:
– “Başımıza gelenleri biliyorsun. Bel‘am’la bu konuda konuş. Onu ancak sen ikna edersin. Mûsâ’ya (Aleyhisselâm) beddua etmesi için onu ikna et.” Hanımı Bel‘am’a şöyle dedi:
– “Kavminin senin üzerinde hakları vardır. Üstelik onlar senin komşularındır. Başlarına musibet geldiği anda, senin gibi komşularını yalnız başına bırakan kimse yoktur. Kavminin sana birçok iyiliği vardır. Senin de buna karşılık onlara iyilik yapman ve onların işini görmen lazımdır.” Bel‘am şöyle dedi:
– Bu işin Allah katından olduğunu bilmeseydim, onların dediklerini yapardım.
Hanımı, Bel‘am’ı ikna edinceye kadar ısrar edip durdu. Sonunda Bel‘am fikrini değiştirdi ve Mûsâ (Aleyhisselâm)a beddua etmeye karar verdi. Bel‘am merkebine bindi ve Mûsâ (Aleyhisselâm)a beddua etmek için, dağa doğru gitmeye başladı. Çok az yol almışlardı ki merkep diz çöktü. Bel‘am indi ve merkebi bir güzel dövdü. Öyle ki neredeyse hayvanı öldürecekti. Hayvan ayağa kalktı. Bel‘am merkebe bindi. Merkep yine diz çöktü. Bel‘am hayvanı tekrar dövdü. Tam bu sırada merkep Allah’ın izniyle dile geldi ve şöyle konuştu:
– “Ey Bel‘am! Yazıklar olsun sana! Nereye gidiyorsun? Görmüyor musun önümde melekler var, beni geri çeviriyorlar. Ben, Allah’ın peygamberine ve mü’minlere beddua etmen için seni nasıl götürebilirim?
Bunun üzerine Bel‘am merkebi kendi haline bıraktı ve yürüyerek dağın tepesine çıktı. Duâ etmeye başladı. Bedduâ etmeye başladığı zaman, Allah Teâlâ dilini kavminin aleyhine çeviriyordu. Yani kavmine bedduâ ediyordu. Duâ etmeye başladığı zaman, Allah Teâlâ dilini Mûsâ (Aleyhisselâm)ın lehine çeviriyordu. Yani Mûsâ (Aleyhisselâm)a dua ediyordu. Bu durumu gören kavmi, Bel‘am’a şöyle dedi:
-“Ey Bel‘am! Sen bize bedduâ, Mûsâ’ya duâ ediyorsun? Sen ne yapıyorsun? Hâlbuki biz seni bunun tam tersini yapmak için çağırmıştık.
– Vallahi, dilimi Allah böyle konuşturuyor. Ben ne yapabilirim?
Daha sonra, Bel‘am’ın dili göğsüne kadar sarktı. Bel‘am kavmine şöyle dedi:
-“Vallahi, şimdi benim dünyam da âhiretim de gitti. Artık bundan sonra, hile yapmaktan başka çare kalmadı. Siz şimdi şu hileyi yapın; kadınlara en güzel elbiseleri giydirin, onları süsleyin, en güzel kokuları onlara verin. Sonra onları Mûsâ (Aleyhisselâm)ın askerlerinin arasına salın. Ayrıca onlara şunu sıkı sıkı tembihleyin: “Hiçbir kadın, kendisini isteyen askeri geri çevirmesin. Askerlerin içinden bir tane adamın zinâ etmesi, sizi onlara galip getirmeye yeter.” Kavmi Bel‘am’ın dediği gibi yaptı.
Kadınlar askerlerin içine girince, kadınlardan bir tanesi İsrailoğullarının ileri gelenlerinden bir adamın yanına gitti. Kadının güzelliği hoşuna gidince, adam ayağa kalktı ve kadının elinden tuttu. Sonra adam kadını Mûsâ (Aleyhisselâm)ın yanına götürdü ve Mûsâ (Aleyhisselâm)a şöyle dedi:
– “Zannediyorum ki, sen şimdi buna haram dersin.”
– “Evet, o kadınla beraber olman haramdır. Ona yaklaşma.”
– “Vallâhi, bu konuda biz sana itaat etmeyeceğiz.”
Adam daha sonra kadını bir kulübeye götürdü ve onunla beraber oldu. Allah Teâlâ, o anda İsrailoğullarına tâûn hastalığını verdi. Fehaz ibni Ayzer Mûsâ (Aleyhisselâm)ın emir eri idi. Bu zat iri yapılı ve kuvvetli bir kimseydi. Diğer adam zinâ ettiği zaman, Fehaz ibni Ayzer ordunun içinde/ orada yoktu. O sırada Tâûn İsrailoğulları arasında alıp yürümüştü. Fehaz ibni Ayzer geldiği zaman, durumu kendisine haber verdiler. Fehaz ibni Ayzer mızrağını eline aldı. Mızrağı tamamen demirden yapılmıştı. Sonra kulübeye girdi. O sırada adam ile kadın yatakta idi. Mızrağı ikisine birden sapladı. Sonra ikisi de mızrağa geçirilmiş olduğu halde dışarı çıktı. Fehaz onları mızrağına geçirmiş, dirseklerine dayanmış ve mızrağı sakalına yaslamıştı. Onları o şekilde havaya kaldırdı ve şöyle dedi:
– “Allah’ım! Sana isyân edeni biz böyle yaparız.”
O zaman kendilerinden Tâûn hastalığı kaldırıldı. Adamın zinâ etmesiyle, Fehaz’ın onları öldürmesi arasında geçen zaman içerisinde, İsrail oğullarından Tâûn hastalığından ölenlerin sayısı 70.000 kişi idi.
Sonra Mûsâ (Aleyhisselâm) o şehrin halkıyla savaşması için Yûşâ ibni Nûn’a emir verdi. Yûşâ (Aleyhisselâm) onları yendi; kimisini öldürdü, kimisini esir aldı. Bel‘am’da esirler arasındaydı. Onu da öldürdüler. Daha önce Bel‘am’a verilen birçok hediye de getirildi ve ganimetlerin arasına konuldu.
Bel‘am Aynası
Bel‘am, sadece bir tarihî şahsiyet değildir; her çağın ilim sahibinde, makam sahibinde, hatta ibadet ehli insanında yeniden doğabilir.
Kur’an kıssaları “masal” değildir; aynadır.
Bugün nice insan, namazını kılar, ilmini artırır, makama erer ama kalbini dünyaya mıhlar.
Nice kimse, “ilim” perdesiyle nefsini gizler; “hizmet” bahanesiyle menfaat devşirir.
Ve sonunda şükürsüzlük onu da aynı akıbete götürür: “Köpeğin hali gibi.”
İlmin Şükrü, Nimetin Emini Olmak
Bel‘am kıssası bize şunu öğretir:
İlim, şükürle; makam, teslimiyetle; dua, sadakatle kıymet kazanır.
Şükürsüz ilim, rehbersiz zikir, ihlassız amel insanı köpeğin nefesi gibi boş bir soluma hâline getirir.
Hakikati bilip de ona teslim olmayan, köpeğin sürekli soluması gibi nefsiyle yaşar, ruhuyla değil.
Rabbim bizi “dünyaya mıhlananlardan” değil,
ilmiyle amel edip, ameliyle şükredenlerden eylesin.
Bel‘am’ın düşüşünden ibret alıp, Musa As ’nın yolunda sabit kadem olmayı nasip etsin.



