“Sin Şın’a Girince Mim’in Kabri Ortaya Çıkar”
Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı’nın Manevî Kökleri
Tarih, sadece olaylar zinciri değil; zaman zaman sırlarla, işaretlerle ve keşiflerle örülmüş bir hakikatler atlasıdır. Bazen bir söz, bir kitap ya da bir rüya, asırlık sessizliklerin kapısını aralar. Tıpkı Şeyhü’l-Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin asırlar öncesinden gelen o esrarengiz sözü gibi:
“Sin, Şın’a girince Mim’in kabri ortaya çıkar.”
Bu söz, Yavuz Sultan Selim Han’ın 1516 yılında Mercidâbık Zaferi’nden sonra Halep üzerinden Şam’a geçtiği günlerde yeniden gündeme gelir. Yanında dönemin en büyük âlimlerinden Kemal Paşazâde vardır. Beraberce bu sözün sırrını çözmeye çalışırlar:
“Sin” harfi Sultan Selim’i, “Şın” harfi Şam’ı, “Mim” harfi ise Muhyiddin-i Arabî’yi işaret eder. Bu işaretin hakikat olup olmadığını ise çok geçmeden bizzat yaşayarak öğrenirler.
Kaybolmuş Bir Kabir, Görülmüş Bir Rüya
Şam’dayken Arabî Hazretleri’nin mezarının yeri bilinmemektedir. Zira zamanında onun eserlerini anlamayıp karşı çıkan bazı çevreler, kabrini harabeye çevirip unutturmuşlardır.
Ancak Yavuz Sultan Selim bir gece rüyasında Arabî Hazretleri’ni görür. O nur yüzlü zat, padişaha şöyle der:
“Yâ Selîm! Senin gelmeni beklerdim. Safâ geldin, hoş geldin. Mısır gazânı sana müjdelerim. Sabahleyin bir siyah ata bin. O seni bana getirir. Beni hâk-i mezelletten (horluk toprağından) çıkar. Türbe, cami ve imaret yaptır. Mısır fethi sana kolay olsun.”
Sabah olur. Padişah, siyah ata biner. At yürür, yürür ve Salihiye Mahallesi’ndeki bir çöplüğe gelip eşinmeye başlar. Toprağın altından çıkan taşta şu yazılıdır:
“Burası Muhyiddin’in kabridir.”
Dirilişin Sembolü Olan Bir Kabir
Yavuz Sultan Selim, bu işaret üzerine kabri temizletir ve ortaya çıkarır. Mısır Seferi’nden dönüşte, 1518 yılı başlarında Arabî Hazretleri’nin kabrinin üzerine bir türbe, bir cami ve bir imaret yaptırır. Açılışı da bizzat kendi kıldırdığı Cuma namazıyla olur.
Bu olay, sadece bir türbe inşası değil; Osmanlı’nın ilme, irfana ve tasavvufa verdiği değerin en parlak örneklerinden biridir. Arabî Hazretleri’nin yüzyıllar öncesinden gelen sesine kulak vermek, onu toprağın altından çıkarıp halkın duasına, ümmetin istifadesine sunmak… İşte maneviyatın devlet eliyle yeniden ayağa kaldırıldığı bu hareket, asıl medeniyet inşasıdır.
Kasiyun Dağı: Kanın ve Hikmetin Buluştuğu Zirve
Yavuz Sultan Selim Han’ın Şam’daki bu ihya hamlesi, yalnız Arabî Hazretleri ile sınırlı kalmaz. Çünkü Şam, tarih boyunca peygamberlerin ve velilerin şehri olmuştur. Ve bu şehrin tepesinde Kasiyun Dağı yükselir ki, üzerinde insanlık tarihinin ilk cinayeti işlenmiştir.
Rivayete göre, Âdem Aleyhisselâm’ın oğlu Kabil, kardeşi Hâbil’i bu dağda öldürmüştür. Bu sebeple Kasiyun, sadece bir coğrafi yükselti değil; hem ilk günahın hem de ilk gözyaşının mekânıdır.
Ama Allah Teâlâ, bu mekâna sadece keder değil, hikmet de bahşetmiştir. Bugün Kasiyun’da, Hâbil’in türbesi, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî Hazretleri’nin türbesi ve yine Şeyhü’l-Ekber İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin makamı bulunmaktadır. Böylece bu dağ, insanlığın ilk hatasının yanı sıra, en yüksek manevî zirvelere de ev sahipliği yapar.
Şeceretü’n-Nu‘mâniyye: Osmanlı’yı Önceden Gören Risale
Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin kerametlerinden biri de, daha Osman Gazi doğmadan yazdığı “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye” adlı eseridir. Bu küçük ama derin risalede, Osmanlı Devleti’nin doğuşuna, hilafetle ilişkileneceğine ve hükümdarlarının özelliklerine dair şifreli ifadeler yer alır.
“Devlet-i Osmâniyye’den hilâfeti kâim kılacak olan kimseye…” diye başlayan bu cümle, Osmanlı’nın kaderinin sıradan bir hanedanlık değil; manevî bir vazife taşıyan bir müessese olduğunu gösterir.
Bu eser, hem cifr ilmine hem de Kur’an’daki işari anlamlara dayanır. Ne yazık ki bugüne kadar bu risale üzerinde ciddi bir ilmi çalışma yapılmamış, içindeki sırlar sadece rivayet düzeyinde kalmıştır. Oysa bu risale, Arabî Hazretleri’nin zaman ötesi bakışını ve Osmanlı’nın ilahî plan içindeki yerini göstermesi açısından eşsizdir.
Bir Gölge Gibi Süren Hilafet
Bugün bu olaylara sadece bir tarih anekdotu gibi bakmak eksiklik olur. Zira Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri, Osmanlı’yı sadece “gelecekte bir devlet” olarak görmez; onu bir hilafet gölgesi, bir hakkaniyet taşıyıcısı, bir ruhî misyon olarak tanımlar.
Ve belki de bugün hâlâ o gölgenin altında dua edenler, o türbelerde niyaz edenler, Arabî Hazretleri’nin “sırla yazılmış kelimelerinden” bir nasip almak için Şam’a, Kasiyun’a, tarihe ve gönüllere yöneliyor…
Son söz:
Bugün coğrafyalar değişmiş, sınırlar başkalaşmış olabilir. Ama maneviyatın izleri silinmez. Arabî Hazretleri’nin işaret ettiği gibi; “Sin, Şın’a girince Mim’in kabri” yeniden çıkar. O kabir, sadece bir mezar değil, bir medeniyetin kalbidir.
