Bir Âşığın Feryâdı: Seyyid Nigârî’nin İlâhî Aşkı
Tasavvuf edebiyatında aşk, sadece bir duygunun değil, aynı zamanda bir yolun, bir imtihanın, bir terkin ve bir vuslatın adıdır. Bu aşk ne beşerîdir ne mecazî; bu aşk, insanı kendi benliğinden soyundurup Hakk’a ulaştıran yoldur. İşte böyle bir aşkı anlatan en dokunaklı şiirlerden biri de Seyyid Nigârî’ye ait olan şu mısralarla başlar:
Nice ağlamayım etmeyim feryâd / Giriftâr-ı aşkın bînevâsıyem
Bu mısralarda, şairin kalbinde yanan aşk ateşinin dumanı yükselir. Ağlamak ve feryat etmek, onun için bir edebî süs değil; aşkın tabii neticesidir. Zira o, “giriftâr-ı aşk”tır – yani aşkın pençesine düşmüştür ve bu aşk onu bir “bînevâ”, yani zavallı, çaresiz bir hale getirmiştir.
Aşkın Mecnun’u, Ferhad’ı ve Nigârî’si
Leyli’nindir Mecnun, Şirin’in Ferhad / Ben de Şeyh Nigâr’ın mübtelâsıyem
Aşk tarihinin en meşhur âşıkları olan Mecnun ve Ferhad’ın isimleri anıldığında, onların sevdaları dillere destandır. Ama şair burada bu zincire kendi ismini de ekler. O da Şeyh Nigâr’a tutulmuş, onun aşkıyla yanmaktadır. Burada Şeyh Nigâr, mecazî bir sevgili olabileceği gibi, tasavvufî anlamda hakikatin, Hakk’a götüren bir mürşidin veya mânevî aşkın sembolü de olabilir. “Mübtelâ” oluş, bu aşkın bir belâ gibi kişiyi sarsıcı ve dönüştürücü etkisini ifade eder.
Dünya Metruk, Aşk Mecruh
Neylerem dünyayı neylerem malı / Neylerem keşmiri neylerem şalı
Ben divâne oldum aşkın pâmâli / Server-i Hüdâ’nın bir gedâsıyem
Şair, artık dünya ile tüm bağlarını koparmıştır. Mal, mülk, lüks, şatafat… hepsi onun gözünde değersizdir. Keşmir gibi nadide kumaşları, şalları ne yapsın? Aşk onu bir “pâmâl” hâline getirmiştir – yani aşkın ayakları altında ezilmiş, perişan olmuş, ama bu perişanlıkta bir yücelik, bir kemal bulmuştur. O artık “Server-i Hüdâ”nın, yani Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bir fakiri, bir gedâsıdır. Bu, tasavvufî fakr anlayışının özüdür: Gönlü Allah’a, kendini O’nun en sevgilisine bağışlamak.
Rindlerin Meclisinde Ney Olmak
Halka-ı rindânın çalarım nâyın / Giriftâr-ı aşkın çekerim yayın
Tanımazam mezhep bilmezem âyin / Kilisa-i aşkın Mesîhâsıyem
Bu beyitlerde şair, aşk meclisinin (rindân halkasının) bir ferdi olduğunu bildirir. Orada ney üfler, yani aşkın feryadını dile getirir. Aynı zamanda aşkın yayıyla da vurulur; her an aşkın yeni bir çilesiyle karşı karşıyadır. O artık mezhep ve âyin bilmez; çünkü aşkın kilisesinde, dinin zâhirine değil, bâtınına meyletmiştir. “Kilisa-i aşk” ifadesiyle burada evrensel aşk anlayışı vurgulanırken, kendisini o mabedin Mesîh’i olarak görmesi, aşk yolunun fedakârlık, çarmıh, acı ve dirilişle dolu olduğunu anlatır.
Kervân-ı Aşkın Sarbanı
Ey Seyyid Nigârî ey aşk-ı tuyân / Ey âşık-ı şeydâ ey kâr-ı efgân
Kervân-ı aşka benim sarubân / Leylî’nin Mecnun’un rehnumâsıyem
Şiirin sonunda şair, artık sadece aşkın bir mübtelâsı değil, aynı zamanda aşk yolunun kılavuzu olduğunu söyler. Coşkun, taşkın aşkın bizzat temsilcisidir. Aşk kervanının öncüsüdür, “sarubân”ıdır (kervan başı). Mecnun’un, Ferhad’ın yoluna düşen herkese rehberlik eder. Bu, hem kendi aşk hâlini hem de mürşidlik makamını ifade eden çok yüksek bir iddiadır. Ama bu iddia, benlikten değil, yanmış bir kalbin küllerinden doğar.
Sonuç: Aşkın Feryadı, Hakikatin Rehberi
Seyyid Nigârî’nin bu şiiri, tasavvuf yolunun nasıl bir çile, nasıl bir terk ve nasıl bir aşk olduğunu derinlemesine anlatır. Dünya nimetlerini terk eden, halkın kınamasına aldırmadan aşkın yoluna düşen bu âşık, hem kendi hâlini haykırır hem de yolculara ışık tutar. Onun şiiri, sadece bir iç döküş değil, bir irfan dersidir. Zira gerçek âşık, sadece yanan değil, aynı zamanda ışıyan kişidir.



