Bir Gönül Yolcusu: Abdüllatif Kudsî Hazretleri ve Zeyniyye’nin Sessiz İzleri
Tasavvuf yoluna biraz merak sardıysanız, adını pek sık duymadığınız ama izleri derin olan bazı gönül erleriyle karşılaşırsınız. İşte onlardan biri de Abdüllatif Kudsî Hazretleri… Adı pek çok kimseye yabancı gelse de, Anadolu’daki tasavvuf tarihinin taşlarını yerli yerine koyan bir büyük zat o.
Şimdi gelin, birlikte bu mübarek insanın izinden biraz yürüyelim. Belki hem gönlümüz açılır, hem de zamanın tozlu raflarından bugüne biraz ferahlık taşırız.
Kudüs’te Doğdu, Gönülleri Anadolu’da Aydınlattı
Abdüllatif Hazretleri, 14. yüzyılın sonlarında Kudüs’te dünyaya gelmiş. Zaten lakabı olan “Kudsî” de oradan geliyor. Önce medresede ilim tahsil etmiş; yani Kur’an, hadis, fıkıh gibi zahirî ilimlerde yetişmiş. Ama bu işin sadece görünen tarafı. Gönlünün derinlerinde, daha başka bir arayış da varmış belli ki.
Sonra yolu tasavvufa düşmüş. Zamanının meşhur sûfîlerinden Şeyh Abdülazîz’e intisap etmiş, ondan icazet almış. Ama hikâyenin en heyecanlı kısmı burada başlıyor…
Bir Misafirlik, Bir Yolculuk ve Bir Devrin Başlangıcı
Günlerden bir gün, Kudüs’e bir yolcu uğruyor: Zeyniyye Tarikatı’nın kurucusu Zeynüddin el-Hâfî. Abdüllatif Kudsî Hazretleri onu evinde misafir ediyor ve sohbetlerinden istifade ediyor. Hatta onunla birlikte hacca gitmek istiyor ama annesi hasta olduğu için müsaade alamıyor. Hâfî Hazretleri, “Seninle sonra Horasan’a gideriz” diyor.
Ve gerçekten de öyle oluyor. Abdüllatif Hazretleri, Horasan’a gidiyor, seyrü sülûkünü orada tamamlıyor. Câm şehrinde, Ahmed-i Nâmekî-yi Câmî’nin türbesi yanında tam 40 gün (erbaîn) kalıyor. Mürşidiyle mektuplaşarak manevî yolculuğunu sürdürüyor. Derken bir gün eline icazetnâme ulaşıyor: Artık irşada hazır.
Zeyniyye Anadolu’da Kök Salıyor
Abdüllatif Kudsî Hazretleri tekrar Kudüs’e dönüyor, oradan Şam’a, Konya’ya, en sonunda da Bursa’ya geliyor. Ve işte burada, tarihin seyrini değiştirecek bir dergâh kuruluyor: Zeyniyye Dergâhı.
Evliya Çelebi’nin “büyük bir âsitâne” diye anlattığı bu dergâh, yalnızca dervişlerin gelip gittiği bir yer değil; aynı zamanda âlimlerin, münevverlerin uğrak noktası olmuş. Hatta bazı tarihçiler, meşhur Molla Fenârî’nin bile bu halkaya dahil olduğunu yazarlar – gerçi bu bilgi biraz ihtiyatla karşılanıyor ama yine de zikretmiş olalım.
Peki Ne Öğretti Bu Büyük Zat?
Abdüllatif Kudsî Hazretleri’nin belki de en dikkat çeken yönü, zahirî ilimlerle bâtınî ilimleri birlikte taşıması. Yani hem kitapla hem de kalple yol almış. Onun yanında yetişenler arasında Şeyh Vefâ, Tâceddin İbrahim Karamânî ve tarihçilerin pîri Âşıkpaşazâde gibi isimler var. Hepsi de Anadolu’daki manevî iklimin şekillenmesinde büyük rol oynamışlar.
Ama bir yönü daha var ki, onu daha da özel kılıyor: Ehl-i sünnet çizgisinden asla taviz vermemiş. Şeriatla ters düşen yorumlara karşı net bir duruş sergilemiş. Mesela Konya’da bir dönem, bâtınî düşünceleriyle dikkat çeken Cüneyd-i Safevî’ye karşı ciddi bir mücadele vermiş. Hatta bu durumu Karamanoğlu İbrahim Bey’e bir mektupla bildirmiş: “Bu adam sûfî değil, emîr olmak istiyor” demiş.
Zeyniyye Halvetî mi, Sühreverdî mi?
Bu da ilginç bir konu… Bazı kaynaklar Zeyniyye’yi Halvetiyye’nin bir kolu gibi gösterse de, aslında işin aslı başka. Abdüllatif Hazretleri’nin icazet silsilesi doğrudan Sühreverdiyye’ye dayanıyor. Yani Zeyniyye, Halvetî değil; Sühreverdî kolundan bir yol.
Bu yol ne yazık ki zamanla unutulmuş. Ama Şeyh Vefâ döneminde İstanbul’da bir dönem parlamış, sonra yine sessizliğe bürünmüş.
Bir Kabir, Bir Hatıra, Bir Dua
Bugün Bursa’da, Zeynîler Camii’nin yanında mütevazı kabriyle bizleri selamlayan Abdüllatif Kudsî Hazretleri, sadece bir dergâh kurmamış; aynı zamanda bir gönül medeniyetinin temel taşlarını da döşemiştir.
Belki onun yolu zamanla unutuldu, ama bıraktığı iz hâlâ taşlarda, sözlerde, dualarda yaşıyor. Belki de bu satırlar, onun hatırasını bir nebze olsun yaşatmaya vesile olur.
