Yedi gök, arz ve içindekiler…
Dağlar, kuşlar, taşlar, ağaçlar, güneş ve yıldızlar…
Hepsi zikirde. Hepsi Hakk’a yönelmiş,
Tesbih halkasına dâhil olmuş…
Bir tek insan gaflette.
Kur’an’ın feryadı budur:
“Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız…” (İsrâ, 17/44)
Anlamıyoruz, çünkü unuttuk.
Duyamıyoruz, çünkü kalbimiz paslandı.
Yaratılış gayemiz olan zikri terk ettiğimizde,
kâinatla bağımız koptu.
İnsan: Zikrinden Uzaksa, Yitik Bir Gezgin
Kur’an, insanı “ahsen-i takvîm” yani en güzel kıvamda yaratılmış bir varlık olarak tanımlar.
Ama zikirsiz kaldığında,
“belhüm edall” olur – hayvandan da aşağı.
Tasavvufun amacı işte budur:
İnsanı tekrar zikre döndürmek,
Onu kâinatın zikir halkasına yeniden bağlamaktır.
Seyyid Abdülkâdir Geylânî der ki:
“Sen zikre döndüğün an, taşla konuşursun, ağaç sana eğilir, rüzgâr seni okşar. Çünkü sen artık onlarla aynı dili konuşuyorsun: Allah dili.”
Menkıbe: Zikrin Unutulduğu Kalp
Nakledilir ki, bir derviş yıllarca zikir yapar ama bir türlü huzur bulamaz. Sonunda şeyhine gider ve şöyle der:
– Efendim, dillerce “Allah” diyorum ama gönlüm hâlâ karanlık…
Şeyhi ona bir su kabı uzatır ve der:
“Bu kabı dağ eteğine götür. Taşlara, ağaçlara, rüzgâra karşı ‘Allah’ de. Onlar sana eşlik edecektir.”
Derviş öyle yapar. Zikirle bağırır, ağaçlar sallanır, rüzgâr coşar, kuşlar öter. O an secdeye kapanır ve ağlayarak döner:
– Şimdi anladım efendim! Ben yalnızca kendim zannediyordum, oysa her şey Hakk’ı zikrediyor. Ben ise susuyordum.
Zikirle Bütünleşmek: İnsan-Âlem-Allah Hattı
Tasavvufta bir sır vardır:
“Sen zikre başladığında, âlem sana dost olur.”
Çünkü sen artık:
– Taş gibi sabırlı,
– Ağaç gibi tevazu sahibi,
– Kuş gibi hafif,
– Güneş gibi nizamlı,
– Su gibi temiz olmuşsundur.
Zikir, sadece kelime değil;
Hâl, ahlâk ve varlıkla uyum içinde olma hâlidir.
İnsanın zikre dönmesi, kâinatla tekrar ahenk kurmasıdır.
O zaman secde eden gök,
Suskun duran dağ,
Rüzgâr, kuş, taş, ağaç…
Hepsi seninle beraber “Allah” der.
Ve Son Söz: Zikirde Dirilmek
Ey gönül ehli!
Kâinat Allah’ı anıyor.
Zikir, bu âlemin ortak dilidir.
Susmak, bu dili reddetmektir.
Eğer sen de zikre başlarsan:
– Taşlar kardeşin olur,
– Rüzgâr dostun olur,
– Gökyüzü sırdaşın olur.
Ve nihayet, Allah seni zikreder:
“Siz Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim.” (Bakara, 2/152)
İşte vuslat budur.
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Allah Teâla Hazretleri şöyle ferman buyurdu:”
“Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Buhârî, Rikak 38.)
Dua ile Vedâ:
Yâ Rabb!
Senin zikrini unutarak yaşadık,
Zikirsiz kalınca savrulduk.Dağlar secde ederken,
Ağaçlar rükûda beklerken,
Güneş vakitleri gösterirken,
Kuşlar zikriyle öterken,
Biz gafletle sustuk.Lütfunla bizi uyandır.
Kalbimize zikir koy,
Dilimize hamd koy,
Gözümüze ibret koy.Taş gibi katılaşmış kalbimizi,
Su gibi yumuşat.
Ağaç gibi sabit eyle,
Kuş gibi hafiflet.Zikrinle bizi dirilt,
Zikrinle yaşat,
Zikrinle huzura al…Allah… Allah… Allah…
Âmin.



