USD48,46
%0.06
EURO56,33
%-0.02
EURO/USD1,16
%-0.08
BIST14.112,89
%-0.27
Petrol98,73
%1.78
GR. ALTIN6.860,79
%0.01
BTC0,000000
%0

Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hz

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hz

Tasavvuf tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri hiç şüphesiz Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’dir. Onu anlatmak için sadece bir mutasavvıf demek yetmez; o, sekrin (kendinden geçmenin), fenânın (benliğin yok oluşunun), muhabbetin ve mârifetin zirvesinde dolaşan bir aşk eridir. Bu yüzden kendisine “Sultânü’l-ârifîn” denilmiştir: Âriflerin sultanı.

Bistâm’da dünyaya gelen Bâyezîd’in (ö. 234/848 [?]) dedesi Mecûsî bir din adamı iken Müslüman olmuş, babası îsâ ise dindarlığıyla tanınmış bir zâttır. Ortanca çocukları olan Tayfûr, yani Bâyezîd, daha genç yaşlarında bile sıradan biri olmayacağını hissettirmiştir. Yaşadığı asırda birçok sûfî ile görüşmüş, ama esas terbiyeyi ümmî bir şeyh olan Ebû Ali es-Sindî’den almıştır. Ona dinî ilimleri öğreten Bâyezîd, karşılığında tevhid ve fenâ ilmini ondan öğrenmiştir. Bu, gerçek teslimiyetin, mütevazılığın ve ilhâmın ne olduğunu anlatan muazzam bir tablo gibidir.

Bâyezîd’in anlayışında Allah’a ulaşmak kolay bir iş değildir. Yıllarca süren riyâzet, nefisle çetin bir savaş, derin tefekkür ve daimi murâkabe onun yolculuğunun temel taşlarıdır. “Nefsini bırak da öyle gel!” hitabına mazhar olan Bâyezîd, bu çağrının ardından nefsini gömleğinden çıkan bir yılan gibi terk ettiğini söyler. O, âşık ile mâşukun bir olduğu noktaya varmıştır.

Bu sözler günümüz insanına uzak gibi görünse de, aslında iç içe yaşadığımız benlik dertlerini, egoyu, kibri ve nefsin hükümranlığını aşmanın yollarını işaret eder. Bâyezîd’in “Binlerce makamı geçtikten sonra ancak Allah lafzına vardım” sözü, çoğu zaman zannettiğimiz gibi Allah’a varmanın bir “ulaşma” değil, bir “hiçleşme” olduğunu öğütler.

Onun hakkında anlatılan menkıbelerle büyülenmemek elde değildir. Yahyâ b. Muâz’a verdiği şu cevap mesela: “Burada bulunanlardan biri yedi deryayı bir yudumda içtiği halde hâlâ ağzını açarak ‘daha yok mu?’ diye sormakta.” Bu, bir aşkın sonu olmadığını, hakikate yolculuğun daima süreceğini veciz bir dille anlatır.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin Kerâmetlere Bakışı Üzerine

Tasavvuf yolunun büyüklerinden Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, kendisinden birçok kerâmet rivayet edilen, ama bunlara asla kıymet izâfe etmeyen bir Allah dostudur. Zira onun nazarında asıl olan, kulluğun istikâmetini korumak, yani Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına sadakatle bağlı kalmaktır.

Ne güzel buyurur Hazret:

“Kendisine kerâmetler verilmiş, hattâ havada bağdaş kurup oturan birini görseniz bile hemen ona aldanmayın! İlâhî emir ve nehiylere riâyet ediyor mu, ilâhî hudutları muhâfaza ediyor mu, şer’î hükümleri hakkıyla edâ ediyor mu, ona bakınız!”

Bugün birçoğumuz, zahirî fevkalâdeliklere hayranlıkla bakarız. Su üstünde yürümeyi, havada uçmayı, bir anda uzak beldelere ulaşmayı büyük meziyet sanırız. Oysa Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, bu hâllere itibar etmeyip şöyle buyurur:

“–Su üstünde yürüyormuşsunuz!”
“–Bir çöp de su üstünde yüzer.”
“–Havada uçuyormuşsunuz!”
“–Kuş da havada uçar.”
“–Bir gecede Kâbe’ye gidiyormuşsunuz!”
“–Bir cin veya şeytan da bir gecede Hindistan’dan Demâvend’e gidiyor.”
“–Peki o hâlde gönül erlerinin işi nedir?”
“–Allah Teâlâ’dan başka kimseye gönül bağlamamak!”

İşte hakikî kerâmet budur: Kalbi Allah’tan gayri her şeyden temizlemek, gönlünü yalnızca O’na tahsis etmektir.

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin başından geçen şu menkıbe de ne kadar ibretlidir:

“Bir gün Dicle Nehri’nin karşısına geçmek isterim. Nehrin iki yakası birleşip bana yol verdi. Hemen kendime geldim ve şöyle dedim:

«–Yemin olsun ki ben buna kanmam! Zira sandalcılar insanı yarım akçeye karşıya geçiriyorlar. Ama sen, otuz yıldır mahşer için hazırladığım amel-i sâlihlerimi istiyorsun. O hâlde yarım akçe için otuz yıllık ömrümü ziyan edemem. Bana Kerîm gerek, kerâmet değil!»”

İşte bu sözde, bütün bir tasavvuf terbiyesi özetlenmiştir. Kerâmet, yolun sonunda zuhur ederse bir izzet olur; fakat yolun başında kerâmet peşine düşmek, istidraca kapı aralar.

Bugünün dünyasında da kalabalıklar, kerâmet ehli gibi görünenlerin peşinden koşarken, istikâmet ehli olanları görmezden gelebiliyor. Oysa Allah dostları, kerâmeti değil, kerîm olan Allah’ı ister. Kalpler O’na yöneldiği vakit, en büyük kerâmet de tecelli eder: Kalpteki huzur ve teslimiyet.

Unutmayalım ki hakikî velîlik, uçmakta, yürümekte değil; nefsini ilâhî hudutlar içinde tutabilmekte gizlidir.

Bize Kerîm gerek, kerâmet değil!

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ve Bir Mecûsînin Hidayeti

Günümüz dünyasında, kul hakkı denildiğinde genelde büyük haksızlıklar, gasp ve zulümler anlaşılır. Oysa Allah dostları, en küçük bir zerreye dahi dikkat eder, hakkı gözetmekte titizlenirlerdi. Çünkü onlar, yalnızca insanlara değil, eşyaya, duvara, toprağa, hatta hayvanlara karşı da sorumlu olduklarına inanırlardı.

Bu hâl, Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin şu menkıbesinde ne güzel tecelli eder:

Bir gün camiye doğru yürürken, yağmur sebebiyle yollar çamur içindedir. Ayağı kayar, düşmemek için bir duvara tutunur ve bu esnada duvarı çamurla kirletir. Bu küçük gibi görünen olay, onun kalbinde büyük bir hassasiyet doğurur. Der ki:

“–Henüz ezana vakit var. Önce duvarın sahibine gidip helâllik alsam daha iyi olacak.”

Hemen yola koyulur, duvarın sahibini bulur. Meğer evin sahibi bir mecûsî imiş. Durumu anlatıp helâllik dileyince, mecûsî hayretle sorar:

“–Dîniniz gerçekten bu kadar dikkatli ve ihtiyatlı davranmanızı mı emrediyor?”

“–Evet!” cevabını alınca da der ki:

“–O hâlde ben de Allâh’a ve Rasûlü Muhammed Mustafâ’ya (s.a.v.) îmân ettim.”

İşte bir damla çamurun getirdiği büyük bir hidayet! Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin bu inceliği, o evdeki herkese vesile olmuş, hepsi Müslüman olmuştur.

Hazret’in şu sözü de bu anlayışın derinliğini özetler:

“–Hak Teâlâ her bir zerrenin hesâbını soracaktır. Şu (duvara yaslanıp ona zarar vermek ise) zerreden daha büyük bir haktır!”

Bu sebeple o, mescid ve tekkelerin dışında hiçbir duvara yaslanmazdı.

Bugün bizler, kamu malını hoyratça kullanırken, sokakta gelişi güzel çöp atarken, apartman kapılarını çarparken yahut toplu taşıma araçlarına zarar verirken kaç kere düşünüyoruz: “Acaba bir hak ihlali yapıyor muyum?” diye.

Allah dostları, yalnızca ibadetlerinde değil, yaşadıkları her ânı ilâhî huzurda geçirir gibi bir titizlikle yaşarlardı. O yüzden Bayram günleri dışında oruçsuz görülmezdi Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri. Ve işte bu hâl üzereyken Rabbine kavuşmuştur.

Bu kıssadan bize düşen hisse açık:
Bir çamur izine dahi bu kadar ehemmiyet veren bir dînî anlayışın mensupları olarak bizler, her hâlimizde edebi ve kul hakkını gözetmeye mecburuz. Zira belki bizim de bir küçük nezâketimiz, bir başka gönlün imanına vesile olur.

Unutmayalım: Allah’a giden yol, başkasının hakkına takılmadan yürüyebildiğimiz kadar açık ve aydınlıktır.

Bugünün bireyciliğe, narsisizme ve dünyevî tatminlere boğulmuş insanı için Bâyezîd-i Bistâmî’nin sesi bir siren gibi yankılanıyor: “Senliğini bırak da öyle gel!”

Onun mirası hâlâ diri. Çünkü insan nefsi hâlâ aynı, Hakk’a giden yol hâlâ dikenli ve Allah aşkı hâlâ en yüce çağrı.

Sultânü’l-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî Hz
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Sondaki Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Sondaki Haber ile Sohbet Et

Sondaki Haber ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.