İzmir Türk İslam Kültür Vakfı Başkanı Dr. Erkan Karagöz, Vakıflar Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada vakıf medeniyetinin yüzyılları aşan ruhuna dikkat çekti: “Bir milletin hafızası, taşlarında değil; vakıflarında yazılıdır.”
İZMİR — Türkiye’nin köklü kültür ve hizmet kuruluşlarından İzmir Türk İslam Kültür Vakfı, Vakıflar Haftası kapsamında anlamlı bir açıklama yayımladı. 1988 yılında, Anadolu’nun manevi mirasını yaşatma ve gelecek nesillere aktarma idealiyle kurulan ve bugün otuz altı yılı aşan birikimiyle Ege bölgesinin önde gelen sivil kuruluşları arasında yer alan vakfın başkanı Dr. Erkan Karagöz, asırlardır Anadolu coğrafyasının manevi iklimini şekillendiren vakıf geleneğinin yalnızca bir hayır kurumu olmadığını, aksine “bir medeniyetin görünmez omurgası” olduğunu vurguladı.
İzmir Türk İslam Kültür Vakfı, kuruluşundan bu yana eğitim, kültür, sanat, sosyal yardım ve kültürel miras alanlarında yürüttüğü çalışmalarla yalnızca bölgesinde değil ülke genelinde tanınan, son yıllarda ise özellikle Çeşme Kalesi’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınması yönündeki kapsamlı girişimleriyle uluslararası çevrelerin de gündemine gelen önemli bir kuruluş olarak öne çıkıyor.
Karagöz, açıklamasında çağımızın hız tuzağına düşen modern insanına seslenirken, “Biz, hızla unutulan bir kelimenin peşindeyiz: Vakfetmek. Bu kelime; vermenin ötesinde, kendinden vazgeçmenin, bir başkasının hayatına kendi hayatından bir parça ekleyebilmenin adıdır” dedi.
Vakıflar Haftası vesilesiyle düzenlenen basın toplantısında, salonun girişine yerleştirilen sembolik bir vakfiye sandığı misafirleri karşıladı. Sandığın üzerine işlenen “Hayrat-ı bâkiyye” yazısı; geride bırakılan iyiliklerin, sahibinden çok daha uzun yaşadığını hatırlatıyordu.
“Asırların Ötesinden Gelen Bir Ses”
Dr. Karagöz, açıklamasının başında dinleyicileri tarihin derinliklerine bir yolculuğa davet etti. Konuşmasının açılış cümleleri salonda derin bir sessizlik yarattı:
“Bugün yürüdüğünüz bir caddede ayağınızı bastığınız taş, birinin vakfıdır. İçtiğiniz suyun aktığı çeşme, birinin vakfıdır. Çocuğunuzun okuduğu okulun temelinde duran o ilk niyet, birinin vakfıdır. Hastalandığınızda kapısını çaldığınız şifahanenin avlusundaki ilk ağaç, birinin vakfıdır. Biz, bu şehrin sokaklarında değil; aslında bu milletin yüzyıllar öncesinden gelen iyilik dolu nefesinin içinde yürüyoruz. Vakıflar; ölmemiş bir geçmişin, henüz doğmamış bir geleceğe armağanıdır.”
Bu sözlerin ardından Dr. Karagöz, salondaki gençlere dönerek devam etti:
“Modern çağ bize iki büyük yalan söyledi: Birincisi, ‘Yalnızsın’ yalanı. İkincisi, ‘Geçici ol, hızlı ol, parlak ol, kaybol’ yalanı. Vakıf medeniyeti ise tam tersini söyler: Yalnız değilsin; senden öncekiler senin için bir gölgelik kurdular, sen de senden sonrakiler için bir gölgelik kuracaksın. Acele etme; çünkü hayır, acele eden ellerden değil, sabreden niyetlerden doğar. Parlama; sessizce yan, ama uzun yan.”
“Bir Milletin Hafızası Vakıflarında Yazılıdır”
Açıklamasının ilerleyen bölümünde Karagöz, vakıfların yalnızca yapı ve hizmet üreten kurumlar olmadığını, asıl olarak bir milletin “kolektif hafızasını” oluşturduğunu söyledi. “Bir millet ne yiyip ne içtiğiyle değil,” dedi, “neyi başkalarına bıraktığıyla anılır. Bizim atalarımız, kendilerinden sonraki nesillere taşları, kubbeleri ve kitabeleri değil; aslında bir niyet bırakmışlardır. O niyet, taştan daha sağlam, kubbelerden daha yüksek, kitabelerden daha okunaklıdır.”
Karagöz çarpıcı bir tespit yaptı: “Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında bir yolcu, evinden çıktığında ilk konaklayacağı kervansarayı bir vakıf yaptırmıştır. Hastalandığında tedavi olacağı şifahaneyi bir vakıf kurmuştur. Cebinde parası olmasa dahi suyunu içeceği sebili, ekmek alacağı imareti, kitabını okuyacağı medreseyi yine bir vakıf inşa etmiştir. Yani bu medeniyetin insanı, doğumdan ölüme kadar bir vakıf zincirinin içinde yaşamıştır.”
Sayılarla Bir Medeniyetin Görkemi
Karagöz, somut verilerle hafızaları tazeledi: “Sadece İstanbul’da, fetihten Cumhuriyet’e kadar geçen sürede 35 binin üzerinde vakıf kurulduğu bilinmektedir. Anadolu coğrafyasının tamamında ise yüz binlerce vakfın izine rastlamak mümkündür. Tarihimizdeki vakfedicilerin yüzde 30’u kadındır. Bu oran, Avrupa’da kadınların mülkiyet hakkını henüz elde edemediği dönemler düşünüldüğünde son derece çarpıcıdır.”
VAKIF MEDENİYETİNİN İNANILMAZ ÖRNEKLERİ
Kuş Evleri ve Hayvan Vakıfları
Karagöz, Osmanlı şehirlerinin sokaklarında, cami avlularında ve han duvarlarında görülen “kuş köşkleri”nden bahsetti: “Atalarımız, yalnızca insanlar için değil; gökyüzünün ücra kuşları için bile mimari eserler vakfetmişlerdir. Şehirlerimizin duvarlarına işlenen o minicik saraylar, kuşların sıcak yuvalarıdır. Düşünün; bir medeniyet, bir serçenin barınması için duvarlarına saraylar oymaktadır.”
Bursa’da ve Anadolu’nun pek çok yerinde, kanadı kırılmış leyleklerin tedavisi için kurulmuş özel vakıfların varlığını hatırlatan Karagöz, “Bir tek kanadı kırık leylek için atalarımız vakıf kurmuşlardır. Çünkü bir milletin merhameti, en zayıf canlıya gösterdiği şefkatle ölçülür” dedi.
Hizmetçilerin Kırdığı Tabaklar İçin Vakıf
“Bir hanımefendi, vakfiyesinde şunu yazıyor: ‘Bu vakfın gelirleri, evlerinde çalışan hizmetçilerin yanlışlıkla kırdığı kıymetli kapların yerine konulması için harcansın.’ Niçin? Çünkü o hanımefendi biliyordu ki bir hizmetçi, kıymetli bir tabağı yanlışlıkla kırdığında, evden kovulmak veya yıllarca borcunu ödemek tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. Bu vakıf, o hizmetçinin onurunu korumak için kurulmuştur. Bir medeniyetin büyüklüğü, sıradan bir insanın utancını bile öngörebilmesidir.”
Çeyizsiz Genç Kızlar İçin Vakıflar
“Anadolu’nun pek çok şehrinde, fakir ailelerin kızlarına çeyiz hazırlanması için kurulmuş vakıflar bulunmaktadır. Atalarımız biliyordu ki; bir kızın çeyizsiz gelin gitmesi, onun bir ömür boyu yüzünün kızarmasına neden olabilirdi. Bu vakıflar, o kızların onurunu koruyan birer kalkandı.”
Yetim Çocuklar İçin Süt Vakıfları
“Annesini kaybetmiş yetim bebekler için atalarımız sütanne maaşı veren vakıflar kurmuşlardır. Yani Osmanlı’da bir yetim, sahipsiz değildi; onun arkasında görünmez bir devasa el vardı: Vakıf.”
Yorgun Yolcular İçin Su Vakıfları
“Bir köyün başında bir çeşme görürsünüz. O köylü, küçük servetini biriktirmiş ve köyünün başına bir çeşme yaptırmıştır. Belki o köylü ölmüştür, adı bile unutulmuştur. Ama o çeşme hâlâ akmaktadır ve yüzlerce yıldır binlerce yolcunun susuzluğunu gidermektedir. İşte vakıf budur: Sen ölürsün, ama iyiliğin yaşamaya devam eder.”
İZMİR TÜRK İSLAM KÜLTÜR VAKFI: 1988’DEN BUGÜNE BİR EMANETİN HİKAYESİ
Dr. Karagöz, açıklamasının bu bölümünde vakfın kuruluş hikâyesine ve otuz altı yıllık birikimine değindi. “İzmir Türk İslam Kültür Vakfı” dedi, “1988 yılında, bir avuç idealistin bize bıraktığı görkemli mirasın bu güzel sahil şehrinde de mutlaka yaşayan bir karşılığı olması gerektiği inancıyla kurdukları bir niyetin meyvesidir. O gün küçük bir ofiste, kararlı bir gönülle başlayan bu yolculuk, bugün eğitimden kültüre, sanattan sosyal yardıma, restorasyondan yayıncılığa kadar geniş bir yelpazede hizmet üreten köklü bir kurum haline gelmiştir.”
Karagöz, vakfın kuruluşundan bugüne taşıdığı temel ilkeyi şöyle özetledi: “Kurucularımız bize üç şey emanet etti: Niyetin sadeliğini, hizmetin sürekliliğini ve mirasın diriliğini. Otuz altı yıldır bu üç emaneti aynı titizlikle korumaya çalışıyoruz. Bizden önce gelenlerin yaktığı bu meşaleyi, bizden sonra gelenlere daha parlak teslim etmek için çalışıyoruz.”
Karagöz, vakfın bugüne kadar gelmiş iki başkanına ve emeği geçen yüzlerce gönüllüye de minnetini dile getirdi: “Ben bu vakfın bugünkü başkanıyım, ama bu kürsünün asıl sahipleri; 1988’de bu vakfı bir niyet hâlinde kalbinde taşıyan kurucularımız, ardından gelen ve kurumun temellerini sağlamlaştıran yöneticilerimiz, yıllarca hiçbir karşılık beklemeden çalışan gönüllülerimiz ve hayır işlerimize gözlerini ve gönüllerini açan bağışçılarımızdır. Bu kürsüye çıkmak, onların omzunda yükseliyor olmaktır. Bana düşen, sadece bayrağı bir sonraki taşıyıcıya namusumuzla teslim etmektir.”
Eğitim Faaliyetleri
“Yıl boyunca yüzlerce öğrenciye burs sağlanmakta, ihtiyaç sahibi öğrencilere kitap, kırtasiye ve eğitim malzemesi desteği sunulmaktadır. Üniversite öğrencilerimiz için akademik mentorluk programları, lise öğrencilerimiz için yaz okulları düzenlenmektedir. ‘Hafız Yetiştirme Projesi’ ile yıllar içinde yüzlerce genç hem Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş hem de akademik eğitimini sürdürmüştür. Çünkü kanatları olmayan bir kuş uçamaz; tek kanadı olan bir kuş ise yere çakılır. Bizim gençlerimizin iki kanadı da güçlü olsun istiyoruz.”
Sosyal Yardım Çalışmaları
“Atalarımızın ‘darülaceze’ geleneğinden ilham alarak, ihtiyaç sahibi ailelere düzenli yardım yapan bir sistemimiz vardır. Ramazan ayında yüzlerce aileye gıda kolisi ulaştırılmakta, kış aylarında yardıma muhtaç ailelere yakacak ve kıyafet desteği sağlanmaktadır. Bizim için en değerli hizmet, kapısını çalmaya utanan insanlara ulaşabilmektir. Çünkü gerçek yoksul, dilenen değil; dilenmekten utanan insandır.”
Sanat ve Kültürel Faaliyetler
“Geleneksel sanatlarımızı yaşatmak amacıyla hat, tezhip, ebru, çini ve minyatür kursları düzenlenmektedir. Geçen yıl başlattığımız ‘Genç Hattatlar Atölyesi’ projesinde 50’yi aşkın genç sanatkâr yetiştirilmiştir. Bu sanatlar yalnızca süs değil; bir medeniyetin estetik dilinin koruyucusudur.”
VAKFIN GURUR PROJESİ: ÇEŞME KALESİ’Nİ DÜNYA MİRAS LİSTESİNE TAŞIMA GİRİŞİMİ
Dr. Karagöz’ün açıklamasında salonu en çok heyecanlandıran bölüm, vakfın 2022 yılında başlattığı “Çeşme Kalesi’nin UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne Alınması” girişimi oldu. Karagöz, vakfın bu projeyi yalnızca bir kültür çalışması olarak değil, “bir medeniyet duruşunun” somut ifadesi olarak gördüklerini söyledi.
“Beş Yüz Yıllık Sessiz Şahit”
Karagöz, sözlerinin bu bölümüne Çeşme Kalesi’nin tarihî hüviyetini hatırlatarak başladı: “Çeşme Kalesi; Sultan II. Bayezid döneminde, 1508 yılında Ege’nin batı kıyılarını korsanlardan ve dış tehditlerden korumak amacıyla inşa edilmiş, beş yüz yılı aşkın bir süredir denizin üzerinde nöbet tutan asil bir muhafızdır. Surları, kuleleri, mazgalları, iç avlusu ve kitabeleriyle yalnızca bir savunma yapısı değil; aynı zamanda Osmanlı’nın deniz medeniyetinin, Akdeniz vizyonunun ve mimari estetiğinin görkemli bir özetidir. Bu kale, 1770 Çeşme Deniz Muharebesi’nin sessiz şahidi, asırlar boyunca kıyıya yanaşan tüccarın, seyyahın, askerin ve şairin gördüğü ilk Osmanlı silüetidir.”
Karagöz, kalenin değerini şu sözlerle taçlandırdı: “Çeşme Kalesi; taşına işlenen her motifte bir niyet, her kulesinde bir nöbet, her mazgalında bir bekleyiş taşır. O, bir yapı değil; donmuş bir destandır. Sabahleyin Ege’nin altın güneşi mazgallarına vurduğunda, taşların arasından beş yüz yıl öncesinin nefesi sızar. Akşamleyin gün batımı kulelerini kızıla boyadığında, sanki kale bir ozan gibi kendi destanını fısıldar. Bu kale, denize bakan bir Anadolu’dur. Anadolu’nun denize uzanmış elidir. Ve biz inanıyoruz ki bu el, yalnızca bizim değil; tüm insanlığın ortak hafızasına aittir.”
Karagöz, kalenin tek başına bir kale olarak değil; çevresindeki külliye ile birlikte değerlendirilmesi gerektiğini de vurguladı: “Çeşme Kalesi’nin hemen yanı başında 16. yüzyılın ortalarına uzanan kervansaray, taş çeşmeler, han kalıntıları ve sahil camileri yer alır. Tüm bu yapılar tek bir bütün hâlinde, bir ‘liman külliyesi’ kompozisyonu oluşturur. Avrupa’da Akdeniz kıyılarına dağılmış pek çok limanın aksine Çeşme; askerî, ticarî ve dinî yapıların organik bir uyum içinde bir araya geldiği nadir örneklerden biridir. İşte UNESCO başvurumuzdaki temel argümanlarımızdan biri de bu özgün ‘bütünleşik liman dokusu’ tezidir.”
2022 Yılında Başlayan Büyük Yolculuk
Vakfın bu girişimi 2022 yılında, geniş kapsamlı bir akademik ve diplomatik çalışma olarak başlattığını ifade eden Karagöz, sürecin ayrıntılarını şöyle paylaştı: “2022 yılında, vakfımız bünyesinde alanında uzman tarihçilerden, mimarlık tarihi profesörlerinden, restorasyon mühendislerinden, deniz arkeologlarından ve UNESCO mevzuatına hâkim hukukçulardan oluşan bir ‘Bilim Heyeti’ kurduk. Bu heyet, aylar süren saha çalışmaları, arşiv taramaları, lazer tarama ölçümleri ve karşılaştırmalı analizler sonucunda kapsamlı bir ‘Olağanüstü Evrensel Değer Dosyası’ hazırladı.”
Karagöz, hazırlanan dosyanın kapsamını şöyle anlattı: “Yaklaşık dokuz yüz sayfayı bulan bu dosyada; kalenin mimari özellikleri, taş işçiliği, kitabe değerlendirmeleri, askerî mimarlık literatüründeki yeri, Osmanlı sahil tahkimat sistemleriyle karşılaştırması, restorasyon geçmişi, koruma planı, çevresel sürdürülebilirlik analizi ve ziyaretçi yönetim modeli gibi UNESCO’nun aradığı tüm kriterler ayrıntılı biçimde işlenmiştir. Dosyaya ek olarak, kalenin yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını, üç boyutlu dijital modelini, dronla çekilmiş havadan görüntülerini ve uluslararası uzmanların imzasını taşıyan akademik raporları da hazırlayıp ilgili mercilere sunduk.”
Dünya İlim Çevrelerinin Dikkatine Sunulan Bir Eser
Karagöz, çalışmanın yalnızca yerel düzeyde kalmadığını, uluslararası ilim çevrelerinin de dikkatine sunulduğunu vurguladı: “2022 yılı boyunca İtalya’da, İspanya’da ve Yunanistan’da düzenlenen ‘Akdeniz Sahil Tahkimatları’ temalı uluslararası sempozyumlarda Çeşme Kalesi’ni dünya akademisyenlerine tanıttık. Sunduğumuz tebliğler, hazırladığımız İngilizce, Fransızca ve Arapça broşürler, açtığımız fotoğraf sergileri büyük ilgi gördü. UNESCO bünyesindeki ICOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) uzmanlarıyla teknik istişareler gerçekleştirdik. Onların yönlendirmeleri doğrultusunda dosyamızı tekrar tekrar gözden geçirdik, eksikleri tamamladık, daha güçlü bir hâle getirdik.”
“Kale Bir Vakıftır”
Karagöz, projenin felsefî arka planını da açıklayarak salondaki dinleyicilere unutulmaz bir tespit aktardı: “Bizim için Çeşme Kalesi yalnızca bir taş yığını değildir. Bu kale, kendisi de bir vakıftır. Onu inşa eden Sultan II. Bayezid, taşına vurulan her çekiç darbesiyle aslında ‘Bu kale, Allah’ın kullarını korumak için ebediyen burada dursun’ diye niyet etmiştir. Yani bu kale, beş yüz yıldır akmakta olan bir vakıftır. Bizim görevimiz, bu vakfı asırların aşındırmasından kurtarıp, gelecek nesillere onun ilk günkü görkemiyle teslim edebilmektir. UNESCO listesi, bu görkemin sadece bizim değil; tüm dünyanın ortak emaneti olduğunun resmî tescilidir.”
Bu noktada salondan yükselen alkışlar arasında Karagöz, sözlerine şöyle devam etti: “Düşünün; bir kalenin UNESCO listesine alınması demek, onun yalnızca turistik bir cazibe merkezi hâline gelmesi demek değildir. Asıl mesele, onun bir ‘koruma kalkanı’ altına alınmasıdır. Bu kale, asırlar boyunca insanları korudu; şimdi sıra bizde, biz onu koruyacağız. Beş yüz yıl önce bir sultan onu insanlığa armağan etti; biz, beş yüz yıl sonra aynı armağanı insanlığa yeniden takdim ediyoruz. Bu, bir vakıf zincirinin yeni bir halkasıdır.”
Sürecin Bugünü ve Geleceği
Vakfın çalışmalarının halen devam ettiğini söyleyen Karagöz, “Hazırladığımız dosya, ilgili kamu kurumlarımıza teslim edilmiş ve 2022’den bu yana Türkiye’nin Geçici Liste başvuru sürecindeki hazırlık dosyalarına önemli bir kaynak olarak katkı sağlamıştır. UNESCO’ya kabul süreci, bilindiği üzere uzun, çetin ve sabır isteyen bir süreçtir. Ama biz biliyoruz ki atalarımızın da en güzel vakıfları, sabırla, taş üstüne taş koyarak inşa edilmiştir. Bu işin de meyvesini sabırla bekliyoruz” dedi.
Karagöz, sürecin geldiği aşamada vakfın takip ettiği yol haritasını da paylaştı: “Geçtiğimiz iki yıl içinde dosyamız, alanında yetkin uzmanlardan oluşan beşeri hakem heyetlerinden geçti. Aldığımız geri bildirimler doğrultusunda dosya genişletildi. Özellikle ‘tampon bölge tanımı’ ve ‘sürdürülebilir ziyaretçi yönetim planı’ başlıklarında yapılan ek çalışmalar, dosyamıza uluslararası standartlarda bir derinlik kazandırdı. Önümüzdeki dönemde ICOMOS heyetinin gerçekleştireceği saha incelemelerine en kapsamlı şekilde hazırlanmak, hem kale çevresindeki estetik kirliliği gidermek hem de yerel paydaşları sürece dâhil etmek için yeni bir koordinasyon ofisi kurma çalışmalarımız sürmektedir.”
Karagöz, bu çalışmanın vakfın gelecek vizyonu içindeki yerini şöyle belirledi: “Çeşme Kalesi sadece başlangıç. Ege’nin Foça surlarından Antik Smyrna kalıntılarına, Mevlevihâne’lerden Selçuklu kervansaraylarına kadar bu coğrafyanın yüzü olan pek çok eseri, vakıf medeniyetinin diliyle yeniden konuşturmak istiyoruz. Önümüzdeki beş yıl içinde, Ege’nin somut kültürel mirasını UNESCO platformlarında temsil edebilecek dört ayrı dosya üzerinde çalışmalarımızı yoğunlaştıracağız. Bu vakfı kuran kurucularımızın 1988’de ektiği tohum, otuz altı yıl sonra dünya miras listelerine uzanan bir çınar olmaya doğru ilerliyor. Bu, tek başına bir başarı değil; bir niyetin asırlık sabrının meyvesidir.”
ÇAĞIMIZIN HASTALIKLARINA VAKIF İLACI
Dr. Karagöz, açıklamasının son bölümünde günümüz toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunlar üzerinde durdu. “Modern çağ insana çok şey verdi: Hız, refah, teknoloji, konfor. Ama aynı zamanda çok şey de aldı: Anlam, bağ, dayanışma, sükûnet. İşte vakıf medeniyeti, modern çağın aldığı bu değerleri yeniden insanlığa kazandırabilecek manevi bir hazinedir.”
Yalnızlığın küresel bir salgına dönüştüğüne dikkat çeken Karagöz, “Bugün dünyada her dört kişiden biri ciddi yalnızlık çekmektedir. İşte bu yalnızlığın panzehri vakıf medeniyetinde saklıdır. Çünkü vakıf, insanı bir başkasıyla buluşturur, bir başkasının ihtiyacına bağlar, bir başkasının yüzüne anlam katar” dedi.
“Modern insan, bir şeylere sahip olmanın onu mutlu edeceğini sanır. Oysa vakıf medeniyeti tam tersini öğretir: Almak değil, vermek mutlu eder. Birikim değil, paylaşım huzur verir. Sahip olmak değil, emanet etmek ruhu özgürleştirir.”
Karagöz, çağımızın en büyük krizinin manevi bir anlam krizi olduğunu da vurguladı: “İnsanlar ‘Ne için yaşıyorum?’ sorusuna cevap bulamadığı için mutsuzdur. İşte vakıf medeniyeti, bu soruya yüzyıllar öncesinden cevap vermiştir: ‘Sen, kendinden sonra geriye iyi bir iz bırakabilmek için yaşıyorsun. Ölünce sen değil, geride bıraktığın iz konuşacak. Sen geçicisin, ama bıraktığın hayır kalıcıdır.’ İşte bu anlam çerçevesi, modern insanın ruhuna en çok ihtiyaç duyduğu şeydir.”
VAKIFLAR HAFTASI’NIN ÇAĞRISI: HEPİMİZ BİRER VAKIF KURABİLİRİZ
“Vakıflar Haftası, geçmişin büyük vakıflarını anmak için bir törensel hafta değildir. Bu hafta; bizim her birimize ‘sen ne vakfedebilirsin?’ sorusunu sormak için vardır.”
Karagöz, vakfetmenin sadece zenginlerin işi olmadığını vurguladı: “Tarih boyunca büyük vakıfların yanında, küçük vakıflar da kurulmuştur. Önemli olan miktar değil, niyettir. Bir ağaç dikmek vakfedebilir. Bir kitap bağışlamak vakfedebilir. Bir öğrenciye burs vermek vakfedebilir. Bir yaşlıya zaman ayırmak vakfedebilir. Hepimiz, kendi imkânlarımız ölçüsünde birer vakıf kurabiliriz.”
Genç Nesillere Mesaj
“Sevgili gençler, hayatınızı bir vakfiye olarak yazın. Her sabah uyandığınızda kendinize sorun: ‘Bugün ben ne vakfedebilirim?’ Hayatınızı bir vakıf gibi yaşamaya başladığınızda, fark edeceksiniz ki ömrünüz uzamaktadır. Çünkü insan, kendisi için yaşadığı zaman kısalır; başkaları için yaşadığı zaman ise uzar. Atalarımızın 500 yıl önce kurdukları vakıflar bugün hâlâ konuşuluyor. Sizin bugün kuracağınız küçük niyetler de 500 yıl sonra konuşulacaktır.”
Son Söz
Dr. Erkan Karagöz, basın açıklamasının en sonunda salondaki herkesi düşündüren bir mesajla konuşmasını noktaladı:
“Bu açıklamanın amacı, sizleri bir vakfa bağış yapmaya çağırmak değildir. Bu açıklamanın amacı; sizleri kendi içinizdeki o uyuyan vakıfı uyandırmaya çağırmaktır. Çünkü her birinizin içinde bir Süleymaniye, bir Selimiye, bir Çeşme Kalesi vardır. O içinizdeki büyük niyeti uyandırın. Hayatınızı bir vakfiye olarak yazmaya başladığınız gün, bilin ki gerçek hayatınız o gün başlayacaktır. Vakıflar Haftası’nız mübarek olsun. Niyetiniz makbul, hayrınız bâki olsun.”
Bu sözlerin ardından salonda uzun süre devam eden alkışlar arasında basın toplantısı sona erdi. İzmir Türk İslam Kültür Vakfı’nın Vakıflar Haftası kapsamında düzenleyeceği etkinlikler önümüzdeki günlerde sürecek; vakfın merkezinde “Açık Kapı Günleri”, paneller, gençlere yönelik atölyeler ve Çeşme Kalesi’ne yönelik özel bir fotoğraf sergisi düzenlenecek.
1988’den bu yana otuz altı yıllık birikimini Vakıflar Haftası’nda yeniden hatırlatan İzmir Türk İslam Kültür Vakfı, vakıf medeniyetinin sadece geçmişe ait bir hatıra olmadığını; aksine bugünün ve yarının da en güçlü manevi sermayesi olduğunu bir kez daha gösterdi. Dr. Erkan Karagöz’ün şu sözü, etkinliğin özetini en güzel biçimde yansıtıyordu:
“Vakıflar; ölmemiş bir geçmişin, henüz doğmamış bir geleceğe armağanıdır. Bu armağanı asırlardır taşıyıp bizlere ulaştıran atalarımıza minnetle, bu armağanı henüz doğmamış nesillere taşıyacak olan kendimize sorumlulukla bakıyoruz. Çünkü biz; bir zincirin halkasıyız. Geçmişten gelen iyiliği, geleceğe taşımakla görevliyiz.”
Haber: İzmir Türk İslam Kültür Vakfı Basın Bürosu Vakıflar Haftası — Mayıs 2026



