Yunan ordusunun İzmir’e çıkmasından bir gün önce yayınladığı bildiride şöyle yazmıştı: “Kurtarıcılarımız yarın şehre gelecektir. Yaşasın milletimiz!” Ertesi gün ise, İzmir’e gelen Yunan askerlerine verdiği vaazda ağzından şu sözler döküldü:
“Ne kadar Türk kanı döküp içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız.”
Bu sözlerin sahibi bir general değil… Bir siyasetçi ya da bir savaş lordu da değil… Bu sözlerin sahibi, siyah cübbesi ve haçıyla İzmir’de bir kiliseyi yöneten bir meczup metropolit: Hrisostomos Kalafatis.
Kilisede Başlayıp İşgalde Biten Bir Hayat
1867 yılında Osmanlı toprağı olan Tirilye’de dünyaya geldi. Asıl adı Kalafatis idi. Heybeliada Ruhban Okulunda aldığı dini eğitimle Ortodoks hiyerarşisinde hızla yükseldi. Kiliseye girdikten sonra aldığı isim Hrisostomos (Altın Ağızlı) idi.
1902-1907 yılları arasında Dırama Metropoliti, 1910-1914 ve tekrar 1919-1922 yılları arasında İzmir Rum Ortodoks Metropoliti olarak görev yaptı. Fakat o, din adamlığından ziyade siyasi kışkırtıcılığı ve işgal işbirlikçiliğiyle tanındı.
İşgali Dualarla Karşıladı, Katliama Vaaz Verdi
İzmir’in işgali öncesinde Rum halkı içinde Yunanistan hayaliyle yanan bir azınlığı örgütleyen kişi de oydu. İşgalin bir gün öncesinde Rum cemaatine dağıttığı bildiride şunları yazdı:
“Kurtarıcılarımız yarın şehre gelecektir. Yaşasın milletimiz!”
15 Mayıs 1919 sabahı, Yunan ordusu İzmir’e çıkar çıkmaz ilk törenler Hrisostomos’un kilisesinde yapıldı. Ayinlerin ardından şehirdeki Rumlar sokaklara döküldü. Türk subaylar silahsızlandırıldı, siviller sokak ortasında kurşuna dizildi. Tüm bu vahşetin öncesinde Yunan askerlerine hitaben Hrisostomos’un söylediği şu sözler unutulmadı:
“Ne kadar Türk kanı döküp içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız.”
Bu, bir vaaz değil; kan çağrısıydı. Dini kisve altında bir savaş bildirisi… Zaten kısa süre sonra İzmir’in birçok mahallesinde sivil halka yönelik sistematik saldırılar başladı. Binlerce Türk tutuklandı, işkence gördü, kayboldu. O sabah saatlerinde Türk subayları sokak ortasında linç edilirken, Hrisostomos’un gözlerinde tek bir pişmanlık, tek bir acı emaresi bile yoktu.
Miralay Süleyman Fethi Bey’in şehit edilmesi, Müftü Rahmetullah Efendi’nin kaçırılması, sokakta kadınlara, çocuklara saldırılması… Bu vahşetin manevi azmettiricisi işte bu kara cüppeli adamdı.
Kışkırtılmış Medya, Tiyatroya Dönüşen Kilise
Hrisostomos’un ihanetleri sadece meydanlarda değil, Rum basınında da devam etti. Türkleri barbar gibi gösteren uydurma haberler servis etti. Rumlara fes giydirip Türk gibi göstererek Yunan işgalini destekliyorlarmış gibi fotoğraflar çektirdi. “Türk halkı Yunan askerini sevgiyle karşıladı” manşetleriyle dünya kamuoyunu kandırmaya çalıştı.
İşte bu medya tiyatrosunun senaristi de, yönetmeni de Hrisostomos’tu. İzmir’in kanla yoğrulmuş sokaklarını perdelemek için kilise bile perde arkasına çevrildi.
Bir Din Adamı mı, Yoksa Bir Haçlı Komutanı mıydı?
Bugün bazı çevreler Hrisostomos’u “masum bir din adamı” olarak göstermeye çalışıyor. Oysa tarih, onun vaazlarından kan damladığını, kiliseyi Yunan işgalinin karargâhı haline getirdiğini haykırıyor.
Bir papaz, düşman askeriyle sarmaş dolaş olur mu? Bir ruhban, halkını ölüme sürükler mi? Bir din adamı, komşusunu katline ferman çıkarır mı?
Cevap belli: Hrisostomos’un elindeki haç, barışın değil, işgalin ve zulmün simgesine dönüşmüştü.
İşgale Siyasî ve Psikolojik Destek Sağladı
Hrisostomos’un ihaneti yalnızca sahada değil; masa başında da sürdü. Patrikhane üzerinden müttefiklere gönderilen mektuplarla, işgalin haklılığı anlatıldı. Rum basınında asılsız haberler yayarak Türklerin “Yunanlara saldırdığı” algısı oluşturuldu.
Haziran 1919’da Patrikhane, Amerika, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya gönderdiği resmî yazıda, İzmir’in işgaline izin verdikleri için teşekkürlerini sundu. Bu mektup, kilisenin işgali sadece desteklemediğini, aktif biçimde planladığını gözler önüne serdi.
İzmir’in demografik yapısını değiştirme cabası
İzmir’in işgali sırasında, Yunan hükümeti ve işgalci güçlerin hedeflerinden biri, şehrin demografik yapısını değiştirmekti. İşgalin başından itibaren yaklaşık 300 bin Rum, İzmir’e yerleştirildi. Bu büyük yerleşim hareketinin ardında, hem şehirdeki Rum nüfusunu artırma hem de dünya kamuoyuna İzmir’in zaten Rumların çoğunlukta yaşadığı bir şehir olduğu izlenimini verme amacı yatıyordu.
Bu strateji, Yunan propagandasının önemli bir parçasıydı. İşgal altındaki şehre gelen Rumlar, yerleşik Türk halkının varlığını yok sayarak, Yunan ordusunun bölgeye müdahalesini meşrulaştırmaya yönelik bir izlenim yaratmayı amaçlıyordu. Böylece, Yunan hükümeti ve işgalciler, İzmir’in bir “kurtuluş” süreci olarak gösterilmesi için zemin hazırlamış oluyorlardı.
Ancak, bu hamle sadece demografik bir değişiklik yaratmakla kalmadı; aynı zamanda yerel halk üzerinde büyük bir psikolojik baskı oluşturarak, Türklerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki sosyal yapıyı sarsmaya ve izole etmeye yönelikti. Yunan işgali sırasında, bu tür manipülasyonlarla, Türklerin kitleler halinde yok sayılması ve işgalin meşru gösterilmesi sağlanmaya çalışıldı.
Günümüzde, bu tür tarihi olaylar hala izleriyle varlık gösteriyor ve geçmişteki manipülasyonların, hatta demografik değişimlerin izlerini taşıyan toplumsal yapılar, hâlâ Türk halkının belleğinde canlı kalmaktadır. İzmir’deki Rum nüfusunun çoğunlukta olduğu izlenimini yaratma çabaları, Türkler için derin bir haksızlık ve manipülasyon olarak tarihe geçti.
Hrisostomos’un Kaçışı, Yüzsüzlüğü ve Sonu
9 Eylül 1922… Türk ordusu İzmir’e girince gerçek yüzler bir bir ortaya çıktı. Hrisostomos, yaptığı onca tahrikten sonra Vali Nurettin Paşa’ya yalvarmaya başladı. Af diledi. “Ben sadece görevimi yaptım” demeye kalktı. Oysa o, görev değil, gönüllü bir ihanet yürütmüştü.
Ancak artık halkın sabrı taşmıştı. Yıllarca baskıya, işkenceye, hakarete uğrayan İzmir halkı, onu linç ederek öldürdü. Linç anı dahi sembolikti: Cüppesi yırtılmış, haçı elinden düşmüş, kin diliyle yaktığı şehir onu adaletin önüne bırakmıştı.
İşgalin mimarı, ihanetin sembolü Hrisostomos, kendi ektiği nefret tohumlarının altında kaldı.
İhanetin Taçlandığı Gün: “Hain Papaz”, Şehit ve Aziz İlan Edildi!
İşte en acı ve utanç verici gerçeklerden biri de budur:
Bu kara cüppeli işgal işbirlikçisi, Müslüman Türkün kanının dökülmesi için fetva veren papaz, ölümünden sonra bile yeniden sahneye çıkarıldı. Yunanistan Kilisesi, 4 Kasım 1992’de aldığı skandal bir kararla, İzmir işgalinin azmettiricisi Hrisostomos Kalafatis’i “şehit” ve “aziz” ilan etti!
Evet, yanlış duymadınız. Yunanistan Ortodoks Kilisesi’nin Kutsal Sinodu, Türk subaylarının linç edilmesine yol açan, İzmir’i kana bulayan bu adamı, “iman uğruna öldürülen bir masum” gibi göstererek, “aziz” mertebesine çıkardı.
Bu karar, aslında sadece bir şahsın değil; bizzat bir zihniyetin, bir kilise geleneğinin, bir emperyal politikanın işgalci ruhunu kutsadığı ilanıdır.
Bu hamleyle Hrisostomos, sadece bir mezar taşında değil, Yunanistan’ın resmî dini tarihinde de parlatıldı. Yunanistan’ın Selanik şehir merkezine heykeli dikildi ve adına bir müze inşaa edildi. Yani işgalin ve ihanetin mimarı, 20. yüzyılda Türk milletine karşı yürütülen Haçlı refleksinin yaşayan sembolü hâline getirildi.
Bu ne demektir?
Demek ki 15 Mayıs 1919’daki kin hâlâ diri…
Demek ki İzmir’in işgali onlar için hâlâ bir “kurtuluş”, Türklerin kıyımı hâlâ “kutsal bir görev” sayılıyor.
Demek ki “dinî” kisve altında işlenen bu cinayet, hâlâ bir “ibadet” gibi görülüyor.
Unutmayacağız!
Bazı ihanetler sadece millî güvenliği değil, medeniyet vicdanını da tehdit eder. Hrisostomos’un yaptığı, sadece bir ülkenin işgaline manevi meşruiyet kazandırmak değil; bir halkın katliamına dua etmektir.
Bugün bile bazı çevrelerin onun adını “şehit”, “aziz” diye yüceltmesi, esasen zihniyetin hiç değişmediğini gösteriyor.
Biz unutsak da tarih unutmaz.
Ve bu millet, kendisine “kan dök sevap kazan” diyen papazların maskesini her zaman hatırlayacak…
