Tasavvuf, kıyafetin edebin dışa yansıması olduğunu kabul eder. Kıyafet, içsel duyguların dışa vurum biçimidir ve mahremiyet ölçülerine riayet davetiyesidir. Tasavvuf ilmi de dışa değil, içe bakışı; şekilden ziyade öze yolculuğu önemser. Surete takılmayıp sîretin peşinden gitmeyi öğütler. Bu nedenle tasavvuf, merasimlerden ibaret değildir; gösterişten ve reklamdan uzak, derin bir içsel yolculuktur.
Yûnus Emre Hazretleri’nin şu dizelerinde dediği gibi:
“Dervişlik olsaydı tâc ile hırka,
Biz de alırdık onu otuza kırka.”
Tasavvufta israf ve gösterişe yer yoktur. İslam’da ruhbanlık olmadığı için sûfî geleneğinde de bir kıyafet dayatması bulunmaz. Diğer Müslümanların giyim kuşam ölçütleri, sûfîleri de bağlar. İslam’da kıyafetin sade, temiz, vücut hatlarını belli etmeyecek kadar bol ve rahat olanı makbuldür. Abartılı, kibirli veya dağınık giyim, Allah’ın huzuruna yakışmayan bir davranış olarak kabul edilir.
Derviş kıyafetleri de bu anlayışın bir tezahürüdür. Onların kıyafetleri, saltanat kaftanlarının aksine, çoban abalarını hatırlatan, mütevazı ve doğal giysilerdir. Derviş kıyafetleri iddiasız, mahviyet ve acziyetin bir ifadesidir. Bu giysiler, dervişin hizmete her an hazır olmasını sağlar. Tasavvufta kast sistemi yoktur ama aidiyet bilinci güçlüdür. Dervişlerin giyimi, toplum içinde makbul ve mâkul bir yer edinmelerine yardımcı olur.
Tasavvuf, sembolik bir dile sahiptir. Giyilen hırka veya tâc gibi kıyafetlerin de derin sembolik anlamları vardır. İcazetle giyilen hırka, sûfînin kalp terbiyesini tamamladığını ve kalbine sahip çıkması gerektiğini vurgular. Hırkanın rengi, sûfînin manevi durumuna işaret eder. Bazı tarikatlar ise bu sembolik kıyafetlerden uzak durarak, sıradan insanlar gibi yaşamayı tercih etmişlerdir.
Tasavvuf düşüncesi, sûfî yaşantısını şekillendiren adap ve erkâna yönelik temel ilkelerin resmedildiği çok zengin bir birikim oluşturmuştur. Bu birikim, şekil ve özelliklerine göre farklılık gösterir. Ancak bu literatür, kullandığı dil bakımından büyük ölçüde alegorik ve sembolik unsurlar içermektedir. Bu yönüyle tasavvuf, zâhirî ilimlere özgü kitâbiyattan daha farklı yapıda bir retorik oluşturmaktadır. Tasavvuf, adap, erkân, giyim, kuşam, mimari, musiki ve diğer günlük yaşam unsurlarını nev-i şahsına münhasır bir sembolik ifade tarzıyla kullanabilmektedir.
Tekke sistematiği ve sûfî yaşantısı bakımından derviş kıyafetleri, merkezi bir figür niteliğindedir. Derviş kıyafetleri, dayandığı sembolik ve manevi referansları bakımından bir taraftan yazılı veya şifahi literatüre atıfta bulunmakta, diğer taraftan bizatihi kabulleri, merasim ve uygulamalarıyla deruni bir referans ağı oluşturmaktadır.
Tasavvuf düşüncesinde önemli bir yeri olan sancak ve alem gibi unsurlar, müritlerin saygı göstermesi gereken semboller olarak tasavvuf geleneğinde yer alır. Bu nedenle dervişin, kullandığı eşyanın deruni manalarını anlaması, manevi seyrü seferinde büyük önem taşır. Dervişin taşıdığı alem ve sancak, onun bu yoldaki seyrü sülûk etme yükümlülüğünü ve şeyhin kendisine yönelik uyarılarını hatırlatan unsurlardır. Böylece derviş, tarikatının ahlakıyla hemhâl olacak, zâhirde ve bâtında tâbi olduğu tekkesinin kılığına girecektir.
Tekke yaşantısında sûfî ile ilgili palhenk, nefîr, müttekâ, teber, keşkül, pazarcı maşası gibi birçok eşya bulunur. Bu nesneler, fonksiyonlarının yanı sıra simgesel anlamlar da taşır. Tâc, hilafet ya da veraset işareti olarak kabul edilir ve Rabbin emanetidir. Tâc ve diğer unsurların hilâfet sembolü olması, aynı zamanda bunların mürşid-i kâmillik sırrı ile ilgili olmasındandır. Makam-ı hilafet, meşihatın en yüksek derecesidir ve bu hilafetin işaretleri, mürşid-i kâmilin derununda saklı olan sırlarla ilişkilidir.
Kadirî şeyhleri, yolun ehline vakti geldiğinde gül, kudüm ve sancak vermişlerdir. Benzer şekilde, Bayramiyye tarikatından Şeyh Mecdüddîn Îsâ, hilafet hakkı kazandıktan sonra şeyhi tarafından şemle, kemer kuşak, seccâde ve alem ile onurlandırılmıştır. Bu semboller, derviş çeyizinin insan-ı kâmil olmanın nihai mevkii ve tarikat hiyerarşisinin maddi ve manevi basamaklarının serüvenidir.