Günümüzde birçok insan, elde ettiği makam ve mevki ile övünmeyi bir marifet sanıyor. Sanki o koltuk kendisine ebedî verilmiş, sanki o yetki ona özel bahşedilmiş gibi bir hâl içinde. Türk töresine ve İslam’a göre ise makam, bir imtihandır; kişinin omuzlarına yüklenen ağır bir sorumluluktur. Ama ne yazık ki, nice insanlar bu yükü taşımak yerine, onunla şımarıp kibirlenmeyi tercih ediyorlar. Allah Teâlâ, kibirlenenlerin durumunu birçok ayette açıkça bildirir:
“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin.” (İsra, 17/37)
“Ben ondan (Adem’den) daha hayırlıyım!” (Sad, 38/76) diyen şeytanın kibri, onun ebediyen lanetlenmesine sebep olmuştur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de kibirli insanların akıbetini şöyle bildirir:
“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremeyecektir.” (Müslim, İman, 147)
“Kendisini büyük gören ve insanları küçümseyen kimse, kıyamet günü ayaklar altında ezilecek bir zerre kadar küçük hale getirilir.” (Tirmizî, Kıyamet, 48)
Şımarıklık da kibirle bağlantılıdır. İnsan, sahip olduğu nimetleri Allah’tan bilmez ve şımararak haddini aşarsa, bu onun helakine sebep olur. Kur’an’da “Gerçek şu ki, insan kendini müstağni (hiçbir şeye muhtaç değil) gördüğünde azgınlaşır.” (Alak, 96/6-7) buyurularak bu tehlikeye dikkat çekilir.
Şımarıklık ve kibir, Firavun ve Nemrut gibi zalimlerin yoludur. Onlar sahip oldukları gücü ve nimetleri kendi becerileriyle kazandıklarını sanıp Allah’a başkaldırmışlardır.“Biz, kendilerini şımarttığımız bir memleketi helak etmek istediğimizde, onların şımarık önde gelenlerine emir veririz. Onlar orada kötülük işlerler. Artık o memleket üzerine azap hükmü kesinleşir ve biz orayı yerle bir ederiz.” (İsra, 17/16)
Türk töresi, kişinin makamına değil, ahlâkına ve adaletine değer verir. Eski Türk devlet anlayışında, hakan bile halkın hizmetkârı olarak görülürdü. Bilge Kağan, Orhun Yazıtlarında: *“Açları doyurdum, çıplakları giydirdim, az milleti çok kıldım.”* diyerek, makamın bir hizmet aracı olduğunu vurgulamıştır. Günümüz Dünyasında ise, İslamdan ve Türkün töresinden bi haber olan ve hakkı olmadığı halde makama gelenler halkın sıkıntılarını gidermek yerine, lüks içinde yaşamayı, kibirle insanlara tepeden bakmayı bir hak olarak görüyor. Oysa Dinimiz ve töremiz, kibri değil tevazuyu öğütler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), devletin başında olmasına rağmen halkın içinde yaşayan, onların dertleriyle hemhâl olan bir liderdi. Ashabı onu gördüğünde, sıradan biri gibi oturduğundan ayırt etmekte zorlanırdı. Hz. Ömer (r.a.), halifeyken gece vakti tebdil-i kıyafet edip halkın arasına karışır, açları doyururdu. Çünkü İslam’a göre yöneticilik, kul hakkını korumak, adaleti tesis etmek içindir. Fakat bugün, makam sahiplerinin birçoğu bırakın kul hakkını gözetmeyi, halkın alın terini lüks hayatlarına sermaye yapıyor.
Makamla övünenler şunu unutmasın: Makam, bir imtihandır ve Allah’ın huzurunda hesap verecekleri en ağır yüklerden biridir. Bugün saltanat sürdüğünü sananlar, yarın bu dünyadan göçtüğünde arkasında ya hayırla ya da lanetle anılacaktır. Zira tarih, adaletli yöneticileri hayırla, zalimleri ise nefretle anmaya devam ediyor.
Öyleyse ey makam sahipleri! Koltuklarınızda sonsuza dek oturacağınızı sanmayın. Gün gelir o makamdan inersiniz, geriye yalnızca adınız ve yaptıklarınız kalır. O isim, duayla mı anılacak, bedduayla mı? İşte asıl mesele bu! Türk’ün töresi de, İslam’ın ahlâkı da, sizi kibirden sakındırıp adalete çağırıyor. Şimdi karar sizin!